Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)  (Okunma Sayısı 1762 defa)
ikrami
Süper Modaratör
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 18
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1286



« : 10 Haziran 2008, 10:46:52 »

RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)


...20 yy. semasında tulû eden bir yıldızdı o. Sıddık-ı Ekber meşrebinde büyük bir veliydi o. Aziz şehid Esad Erbili(ks) elinde büyümüş nadide bir güldü o. Sükutu ihtiyar etmiş bir hatib-i alişandı o. Toprak olup gül yetiştirenlerdendi o. Resulullah’ın ak sevdalılarındandı o. Ashab-ı kiramın müştaklarındandı o. Halk içinde Hak ile beraber olma sırrına erenlerdendi o. Cennet-ül Bâki’de medfun olma bahtiyarlığına ermişlerdendi o. İnsanlar içinde insanlardan bir insandı o. Hasılı bir güzel insan, hazret-i Sami’ydi o...

... Etrafında kıyama kalkan bu küçük çalışma onu ne kadar aksettirebilir ki? Ama gönüllerinizde ona karşı bir ısınma meydana getirir, bir fatiha yollamanıza vesile olur ve onun gibi olma azmini uyarırsa hedefini bulmuş denebilir. Saygılarımla. Salih Okur

HAYATI
Ramazanoğlu Sami Efendi hazretleri 1892’de Adana’da dünyaya geldi. Ramazanoğulları sülalesindendir. Bilindiği gibi bu Türkmen aşireti beylikler döneminde orada bir hakimiyet de kurmuşlardı. Babası Mücteba bey, annesi Ümmü Gülsüm hanımdır. İlk, orta ve lise tahsilini Adana’da gördükten sonra İstanbul’da Dar-ül Fünun Hukuk mektebine girdi. Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra askerliğini yine İstanbul’da yedek subay olarak yaptı. Devrin zahiri ilimlerini ikmal eden Sami efendi, önce Gümüşhanevi dergahına intisap etti. Daha sonra ise Kelami dergahında devrin meşhur büyüklerinden Esad Erbili hazretlerine bağlandı. Kısa zamanda irşad icazetnamesini aldı. Tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana’da Cami-i Kebir’de vaazu nasihat ederek, irşad faaliyetini sürdürdü. Hacc yolunun açıldığı 1946’da ilk haccını yaptı. 1951’de İstanbul’a geldi ve iki sene kaldı. 1953’te Hacc dönüşü Şam’a yerleşti. Bu ikameti 9 ay sürdü. Tekrar İstanbul’a geldi ve Erenköy’e yerleşti. Bir yandan Erenköy Zihni Paşa camiinde vaaz ve özel sohbetleri ile meşgulken, diğer yandan Tahtakale’de bir ticarethanenin muhasebesini tutmakla geçimini sürdürdü. Ömrünün son yıllarında şöhretinin artması ve dışarıdan kendisine iltifatın nazar-ı dikkati celbedecek seviyeye ulaşması üzerine kuşe-i uzlete çekildi. 1979’da Medine’ye hicret eyledi. 12 Şubat 1984’te vefat etti. Ve mübarek naaşı Medine’de Cennet-ül Bâki kabristanına defnolundu. Rahmetullahi aleyh.

ŞEMAİL VE AHLAKI
Uzuna yakın orta boylu, nahif bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, çukurca ela gözlü, mücessem bir nur heykeliydi. Zayıf olmasına rağmen mütenasip vücudlu idiler. Pek az yerler, pek az uyurlar, daima sükutu ihtiyar ederlerdi. Zaruret halinde pek kısa kelimelerle muhatabın seviyesine göre konuşurlardı. Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve birkaç lokma katıkla kifaf-ı nefs ederlerdi. Geceleri muhakkak ihya ederlerdi. Evinde misafir kalanlar ve kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Seher vakitlerinde ibadete çok ehemmiyet verir, “Bir ihvan seher vakti kalkmazsa, seher vakti dışında bütün gün seccadeden başını kaldırmasa, yine o vaktin ecrine ulaşamaz” buyururlardı. Yine “Seher vakti öyle kıymetli bir vakittir ki, bir kıvılcım gelir, letaifleri parlatıverir” demişlerdi.

Sami efendinin bütün hayatı edeb çizgisinde geçmiştir. En ciddi insanların, en otoriter simaların bile zaaf ve hafiflikleri bulunabilir. Fakat onun hayatında böyle bir zaaf ve hafiflik hiçbir zaman görülmemiştir. Onun sohbetine devam edenler bilirler ki, o hiçbir zaman ayak ayak üstüne atarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır.

Bağlılarından Ali Hüsrevoğlu şöyle diyor: “Ahlak, şemail ve mizaç olarak Hz Ebubekir(RA)’e çok benzerdi."

Bir gün Halep meşayihinden Muhammed en Nebhani İstanbul’a gelir. Sami Efendi hazretlerini ziyaret eder. Nebhani ve ihvanı gayet rahat ve serbest otururken, Sami Efendi ve ihvanı diz üstü otururlar. Onların bu halini gören Nebhani: “rahat oturun” der. Sami efendi ise: “Biz böyle daha rahatız” derler. Bu durum karşısında Nebhani: “Edeb Türklerdedir”demekten kendini alamaz.

Torunu yaşındakilere bile hitap ederken isimlerinin sonuna “efendi” “bey” sıfatlarını ekleyerek konuşurdu.

Sami Efendi’nin halifesi Merhum Musa Topbaş Efendi şöyle anlatıyor Üstadını: “25 sene huzur-u âlilerinde bulundum. Bir defa en ufak bir abes şeyi Cenab-ı Hakk göstermedi. Demek ki yok ki görmedik. Elhamdülillah her işi sünnet-i seniyyeye muvafıktı.”

Yine Musa efendinin beyanına göre “25 sene içinde imâlı dahi olsa hiç kimseyle münakaşası,mücadelesi olmamıştır.”

Yakınları, Mahmud Sami merhumun hayatında imrenilecek bir titizlik ve denetim olduğunu ifade etmişlerdir. Mesela Erenköy’deki evinden Tahtakale’deki işyerine geliş-gidişlerinden trene ve vapura hep aynı saatlerde binmişler, böylece zamana verilmesi gereken değeri bilfiil göstermişlerdir. Bu dikkatleri sayesinde de hiçbir zaman telaşlı ve koşuşturmalı olmamışlardır. Gişe memurlarına bilet ve jeton paralarını kuruşu kuruşuna bozuk olarak verirlerdi. Bu suretle de memurların işini kolaylaştırıyor, kuyrukta bekleyenlerin ise zamanlarını almamak suretiyle kul hakkı yememiş oluyorlardı.

Onun bu titizliğini halifesi merhum Yahyalı Hacı Hasan efendi anlatıyor: “Bir gün kendilerini ziyarete gitmiştim. “Şu saatte gelirsiniz” diye randevu vermişlerdi. Üstadımın verdiği saatten 3 dakika evvel varıp evlerinin ziline bastım. Kapıya çıktılar. Selamdan sonra: “Saatinize bakın. Şu saatte gelin demiştik. Siz 3 dakika erken geldiniz. Halbuki bizim ona göre işlerimiz vardır” buyurdular.

SOHBET VE İRŞADLARI
O, gizli bir dolunay gibi mahviyet içerisinde yaşamış, Kur’an ve sünnet çizgisinde irşadlarına devamla, binlerce müminin nefsini tanımasına, ALLAH’ı bilmesine vesile olmuştur. Haliyle ve sözleriyle talebelerine en güzel örnek olan bu ALLAH dostu, evvela gönüllere sevgi tohumları ekerek İslam kardeşliğini kuvvetlendirmeye çalışmıştır.

Sohbetlerinde sık sık “O gün kalb-i selimden başka ne evlad, ne mal hiçbir şey fayda vermez.”(Şuara:88-89) ayetini okuyarak kalb-i selimi izah ederlerdi. Onun tefsirine göre kalb-i selim ne incinen ne de inciten kalpti. “İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir. Ama incinmemek elde değildir.”derlerdi.

Kendisinden sonra irşad vazifesini deruhde eden Merhum Musa Efendi diyor ki: “Fuzuli tek kelime konuşmazdı üstadımız. Hep kalb, kalb, kalb üzerinde dururdu.”

Yakınlarından Ali Hüsrevoğlu diyor ki: “Sohbetleri kısa tutar ve sohbet edenleri de zaman zaman şu şekilde ikaz ederdi: “Bir insanın bir defada dinleme takati kırk beş dakika olarak tespit edilmiştir. Sözün bundan fazlasının faydası yoktur”

Ona göre kişilerin takvası nafile ibadetle değil, muamelatındaki titizlik ve kazançlarına dikkatle belli olurdu.

Nefsin tehlikelerinden kurtulmak için sık sık şu tavsiyelerde bulunurdu:
1-Açlık ve az yemek,oruç tutmak,oruca devam
2-Huşu ile ibadet,manasını düşünerek Kur’an okumak.
3-Az uyumak ve teheccüde devam
4-Zikr-i daim içinde bulunmak
5-Salih ve sadıklarla beraber olmak.

Onun irşaddaki usulu Nebevi üslüpta idi. İnsanların kusurlarını yüzüne vurmaz, hatalarından dolayı onları azarlamaz ve hele nefsi için hiç kızmazdı. Onlara örnek olmak suretiyle irşad etmeyi tercih ederlerdi. Bu hususta bir bağlısının naklettiği şu hatıra çok dikkat çekicidir:

“1963 Temmuzunda Üsküdar’da bir dostumuzun evinde nişan cemiyetindeydik. Merhum Üstadımız Sami Efendi(ks) hazretleri de teşrif etmişlerdi. Aşr-ı şerif ve sohbetten sonra sıra nişan yüzüğünün takılmasına gelmişti. Nadide bir tepsi üzerinde altın bir yüzük getirildi. Kendilerine yüzüğü takmak hususunda istirham da bulunuldu ise de, o anda konu ile ilgili hiçbir şey söylemeyerek, yüzüğün bir başkası tarafından takılmasına uygun gördüler. İkindi namazı yaklaşmıştı. Abdestleri olduğu halde her zamanki adetleri üzere abdest üzerine abdest aldılar ve damadı özel olarak yanlarına çağırdılar. Tatlı ve anlamlı bir tebessümle ve yumuşak bir eda ile: “Evlat biz bu altın yüzüklerimizi hanımlarımıza hediye ettik. Siz de hanımınıza hediye edersiniz inşALLAH.” dediler ve manen eşsiz değerdeki gümüş yüzüğünü mübarek parmağından çıkarak: “Bunu da size nişan yüzüğünüz olarak hediye ediyorum” buyurdular ve büyük bir nezaketle kendi yüzüklerini taktılar. Hayır duada bulundular.”

Mahmud Sami Efendiye göre İstikamet farz-ı daimiidi. Çünkü bütün ibadetlerin bir muayyen zamanı olurdu. Ama istikamet daimi olması gereken bir vazifeydi. Rüya ve kerametlere ehemmiyet vermezler ve “En büyük keramet Cenab-ı Hakkı görürcesine ubudiyet vazifemizi kemaliyle ifa edebilmektir” derlerdi.

Sohbetlerinin birinde verdiği şu misal ne harikadır: “Bukalemun vardır ya. Bizim çocukluğumuzda Adana’da biz bir bukalemun yakaladık, getirdik, kaçmasın diye onu bir fesin altına kapattık. Fes kırmızı idi. Açtığımız zaman baktık ki, bukalemun da kıpkırmızı olmuş. Bir müddet sonra eski rengine dönmüş. Sonra siyah bir kadın çarşafı ile örttük. Açtığımız zaman da simsiyah bir renge girmişti. Sonra da eski rengine dönmüştü. Bukalemun hangi rengin yanında olursa o renge girdi. İşte kalp de böyledir.Yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır.”

CÖMERTLİKLERİ
Ramazanoğlu Sami Efendi hazretlerinde dikkatimizi çeken mühim bir hususiyet de sehaveti, yani cömertliğidir. Musa Topbaş beyefendi merhum, onun bu yönünü de şöyle anlatıyor:
“Vermek, vermek, gaye vermek. Kendilerine hediye edilen en kıymetli halı, seccade, tesbih, kalem, kumaş ve emsali en nadide paha biçilmez eşyayı günü gününe ehlini bulup vermek,
en büyük zevklerinden birini teşkil ederdi. Hülasa güneşler gibi, ummanlar gibi sehavet merkezi idi. Bir kişi kendilerine müracaat etsin de eli boş dönsün imkansızdı.”

“Muhterem Üstaz hazretleri bir çok yolculuklarında otomobilleri ile seyahatleri esnasında bir fakiri gördüklerinde “durunuz” buyururlardı. Fren tesirini gösterinceye kadar bazen yüz-yüz elli metre uzaklaşılmış olurdu. Arabanın geri alınmasına da razı olmazlar. Arabadan inerler, o mesafeyi yürürler. Ve büyük bir şevk içinde ellerinde hazır bulundurdukları parayı ihtiyaç sahibine güleryüzle verirler ve büyük bir sürur içinde arabaya dönerlerdi.”
Logged

SİZİ ALDATTIĞIMI DÜŞÜNÜYORSANIZ HAKKIMDA HAYIR DİLEYİN
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: