ikrami
Süper Modaratör
Allah Razı Olsun
   
Karma: 18
Offline
Mesaj Sayısı: 1279
|
 |
« : 25 Haziran 2008, 13:06:33 » |
|
-------------------------------------------------------------------------------- Amerika Birleşik Devletleri, emperyalistler arası yarışa XIX'uncu yüzyılın son çeyreğinde katıldı. Kuzey-Güney Savaşının ardından ABD giderek bir sanayi gücü haline geldi. ABD'nin emperyalistler sofrasına ilk defa ABD-Ispanya savaşıyla oturduğu söylenirse de bu doğru değildir. (Bilindiği gib, ABD. savaş sonrasında Küba'yı, Filipinleri, Porto-Rico'yu ve Guam adasını işgal etmişti.) Zira, ABD, daha baştan emperyal bir devlet olarak doğdu. Bu bakımdan ABD'nin İngiltere'ye karşı 'anti-sömürgeci' bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğu kabulünü nüanse etmek gerekir. Zira, 'kurtuluş' sonrasında ortaya çıkan yegane yenilik, mülk sahibi beyaz adamlar yönetiminin, artık, İngiltere'ye haraç ödeme zorunluluğundan kurtulmasıydı. Onun dışında, sömürge olduğu dönemde yapılanlar (yayılma siyaseti, yerli katliamı, kölelik, vb.) bağımsızlığın kazanılmasından sonra daha kapsamlı ve daha etkin olarak yol almaya devam etti. Kuzey Amerikan yerli halkına yönelik soykırım, bağımsızlıktan sonra da devam etti. Aynı şekildi kölelik olduğu yerde duruyordu. Kaldı ki, köleliğin 1864 de 'yasal olarak kalkmasının' da pek bir kıymeti harbiyesi yoktu. ABD Kurtuluş savaşının önde gelen liderlerinin çok sayıda kölesi olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. 'Amerikan kurtuluş savaşıyla' ilgili bir hususu daha dikkate almak gerekir. Kuzey Amerika'ya yerleşen ve çoğu İngiliz olan Avrupalıların oradaki 'sömürge statüsü, yaygın olarak bilinen anlamdaki sömürgecilikten farklıydı. Zira, sömürgecilik, kavramın etimolojik anlamından farklı olarak, Avrupalı bir emperyalist gücün Avrupa dışındaki halkları tahakküm altına almasıdır. Bu bakımdan, ABD'nin İngiltere'den kopmasından önceki durum colonialism kavramının etimolojik içeriğine uygundu. Bilindiği gibi, colonialism sözcüğü, colon'dan türemedir ve ana toplumdan kopan küçük bir insan topluluğunun başka bir toprak parçasına yerleşmesidir. İngilizlerin (Batı Avrupalıların densin), Kuzey Amerika'daki, Avusturalya'daki durumu, sözcüğün etimolojik anlamına uygundu. Dolayısıyla, Kuzey Amerika'da ABD adını taşıyan bir devletin kurulması, 'Avrupa'nın 'yeni' kıtaya doğru genişlemesidir. Oysa, İngilizlerin Hindistan'ı, Fransızların, Hindi Çini'ni ve Cezayir'i, Belçikalıların Kongo'yu, vb. işgal edip beşeri ve doğal kaynaklarını sömürmeleri, birikmiş zenginliğini yağmalamaları, birinci durumdan farklıdır.
XIX'uncu yüzyılın sonuna gelindiğinde, artık ABD, başta, dönemin hegemonik gücü olan İngiltere ve ikinci derece bir sömürgeci-emperyalist güç olan Fransa'yla, ve kendisi gibi 'yağma sofrasına' yeni katılmak isteyen Almanya, Çarlık Rusyası ve Japonya'yla boy ölçüşebilecek durumdaydı. Fakat, XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başında, yeryüzü bir kaç sömürgeci-emperyalist güç tarafından paylaşılmış, değilse nüfuz alanı haline getirilmiş durumdaydı. Nitekim I. emperyalistler arası savaş arefesinde (1914), dünya yüzeyinin %84.4'ü az sayıda sömürgeci-emperyalist gücün egemenliği altındaydı. Yeni yetme emperyalist güçler olan ABD, Almanya ve Japonya, yağma sofrasına dahil olmak istediklerinde, karşılarında böylesi bir tablo buldular. Eğer paylaşılacak şey daha önceden paylaşılmışsa, paylaşılmış olanı yeniden paylaşmaktan başka çare yoktur. İşte, iki emperyalistler arası savaşın çıkış nedeni bu idi.
Böylesi bir tablo karşısında ABD, XX. yüzyılın başında dönemin hâlâ hegemonik gücü olan İngiltere ve ikinci dererece bir sömürgeci-emperyalist güç olan Fransa, vb. karşısına serbest teşebbüs emperyalizmini dillendirebilirdi... Dolayısıyla, ABD'nin çıkarı, diğerleri gibi doğrudan sömürgelere sahip olmakta değil, dünyanın tamamının ABD mallarına ve şirketlerine açılmasını, ABD'nin etkinlik alanı haline gelmesini gerektiriyordu. 'Wilson Prensipleri denilenle ( 14 madde) amaçlanan da bu idi. Yoksa, Başkan Wilson'un 'ulusların kaderini tâyin et emesi' diye bir kaygıya sahibolması mümkün değildi. Sömürge pazarlarının ABD sermayesine açılması, 'doğrudan sömürgeciliğin' tasfiye edilmesini gerektiriyordu. ABD büyük sermayesinin ve tekellerinin İngilizlerin yaklaşık bir yüz yıllık dönemde dayattığı serbest ticaret emperyalizminin yerine, kendi serbest teşebbüs emperyalizmini dayatmakta çıkarları vardı.
Fakat, niyet etmek, yapabilmek değildir. ABD'nin yüzyılın başında uygulamak istediği serbest teşebbüs emperyalizmini hayata geçirebilmesi için, XX, yüzyılın sonunu, XXI'inci yüzyılın başını beklemesi gerekti. XIX. yüzyılın son on yıllarında emperyalist rekabet kızıştı, tüm emperyalist güçler sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin doğal ve beşeri kaynaklarını, pazarlarını ele geçirmek için kıyasıya rekabete giriştiler. Sermayenin birikim krizi rekabeti kızıştırır, emperyalistler arasında sadece rekabeti değil, savaş olasılığını da artırırken, saldırıya uğrayanların dinenci ve karşı saldırısı da ivme kazanmak durumundaydı. Velhasıl, emperyalist ülkelerde proletaryanın, dünyanın geri kalan bölgelerinde de ezilen halkların mücadelesi ivme kazandı. Zira, emperyalist ülkelerdeki kapitalist sınıfın serveti ve zenginliği, bir taraftan kendi proletaryasının sömürüsünü yoğunlaştırılmasına, öte yandan da sömürge halklar üzerindeki baskının derinleştirilmesine dayanıyordu. Oysa, saldırının direnişi ve karşı-saldırıyı davet etmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Dolayısıyla, merkezde (emperyalist ülkelerde) proletarya'nın sosyalist mücadelesi, sömürgelerde de ezilen halkların anti-sömürgeci ulusal kurtuluş mücadelesi ivme kazandı. 1917 Bolşevik devrimiyle proletarya'nın mücadelesi ilk meyvesini vermişti. Bolşevik devrimi, sadece emperyalist dünya sisteminde önemli bir gedik açmakla kalmamış, aynı zamanda burjuva ideolojisinin meşruiyetini de sarsmıştı. Bir taraftan sömürülen sınıfın ve ezilen hakların mücadelesi, diğer taraftan da emperyalistler arası mücadele XX. yüzyılın bir umut, çalkantı ve şiddet yüzyılı olarak yaşanmasına neden oldu. Dolayısıyla, ABD'nin XX. yüzyılın başında uygulamak istediği emperyalist stratejiyi, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar uygulaması zaten mümkün olamazdı. İkinci savaşın sonunda İngiltere'nin yerini, yeni hegemonik güç olan ABD aldı. Emperyalistler hiyerarşisinde sadece zirveye oturmakla kalmadı, tartışmasız bir hegemonik güç durumuna da geldi. ABD'nin emperyalist kamptaki rakipleri iyice zayıflamış ve zorlu rakipler olmak yerine, ABD'nin koruyucu şemsiyesi altına girmek zorunda kalmışlardı. Bilindiği gibi, İkinci Savaş'ın sonunda Almanya parçalanmış, Japonya çökertilmiş, iki büyük sömürgeci güç olan İngiltere ve Fransa, savaşın neden olduğu yıkım, ve anti-sömürgeci ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucu güç kaybına uğramışlardı.
ABD'nin kendi kampındaki rakipleri etkisizleşmişti, ama, sorunlar bitmemişti. Birincisi, faşizmin yenilgisinde ektin olan Sovyetler Birliği, savaştan prestijini artırarak, çıkmış ve 'sosyalist blok' genişlemişti; İkincisi de. sadece ulusal kurtuluş hareketleri sömürgeciliğin doğrudan biçimini tasfiye etme konusunda başarılı olmakla kalmamış, 'ulusal kalkınmacı' taleplerle sahneye çıkmışlardı. Üstelik Sovyetler Birliği sömürge ve yarı-sömürge ülke hakları için bir 'çekim merkezi' haline de gelmişti.
İşte böylesi bir uluslararası konjonktür ve güçler dengesi ortamında ABD önce komünizmin yayılmasını durdurmayı ve sonra da komünizmi çökertmeyi amaçlayan bir strateji izlemek zorunda kaldı. Bu stratejiye çevreleme veya kuşatma liberalizmi (containment liberalism) denilecekti ve soğuk savaş dönemi boyunca geçerli olacaktı. ABD'nin tüm dünyayı Amerikan sermayesinin etkinlik alanı haline getirme stratejisi, yine 'güdük' kalmıştı. Bir kere, "sosyalist blok" sermayenin doğrudan etkinlik alanı dışında kalmıştı; ikincisi, yeni bağımsızlığa kavuşan Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin komünizme meyletmesinin önünü kesmek için, bu ülkelere kimi tavizler vermek gerekiyordu. Zira, yoksulluk ve sefalet daha da derinleşirse, kapitalist dünya sisteminden kopabilirlerdi. Bu yüzden ABD, 'ulusal kalkınmacılığa' razı olmak zorunda kaldı. Emperyalist ülkelerde proletarya, kapitalizmi aşma perspektifinden uzaklaşsa da 'refah devleti' yönündeki taleplerini artırmıştı. Dolayısıyla, ABD hegemonyası, sadece Üçüncü Dünya'nın 'ulusal kalkınmacı' taleplerini değil, merkezdeki 'refah devleti' uygulamalarını da sîneye çekmek zorunda kaldı. Elbette bu tür talepleri tolere edebilmesini mümkün kılan bir ekonomik konjonktür söz konusuydu. Savaşın ortaya çıkardığı derin tahribat sonrasında kapitalizm yeniden genişleme dönemine girmişti. Şirketlerin verimliliği artıyor, kâr oranları yükseliyor, pazarlar genişliyordu. Böylesi bir ortamda da, hem reel ücretlerin yükselmesi, hem de kârlılık oranları büyüyen şirketlerden daha çok vergi almak ve bunu 'refah harcamalarında' kullanmak mümkün oluyordu.
ABD'nin Üçüncü Dünya'da uyguladığı politika, bir çeşit "havuç-sopa" politikasıydı. Bir taraftan bu ülkelerin kapitalist kampta kalmak koşuluyla 'ithal ikameci' (içe dönük) sanayileşmesine ( ki, bu bağımlı bir süreçti ve sürdürülebilir değildi) göz yumuyor, kimi koruyucu ekonomik politikalar uygulamalarına ses çıkarmıyor, diğer yandan da koyduğu sınırın 'aşıldığını' düşündüğü durumlarda müdahale ediyordu ama, bu doğrudan müdahale biçimini almıyordu. Darbeler peydahlayarak, uydu rejimleri kullanarak, ya da doğrudan emperyalizmin uzantısı olan İsrail, Güney Afrika, vb. gibi rejimler aracılığıyla, 'sınırı geçenleri' cezalandırıyordu. İran'da Musaddık, petrolü millileştirdiğinde hemen bir darbeyle ortadan kaldırıldı. Benzer darbeler benzer girişimlerde bulunan başka ülkelerde de gündeme getirildi. Guatemala'da Arbenz, Endonezya'da Sukarno, Şili'de Salvatore Allende, vb.
1960'ların sonuna gelindiğinde, Batı Avrupa ve Japonya, ABD ile olan ekonomik etkinlik açığını büyük ölçüde kapatmışlar ve birer rakip durumuna gelmişlerdi. ABD ekonomisinin rekabetçi yeteneği aşınmıştı. Arkasından da (1974-75) kapitalist dünya ekonomisi yeniden 'yapısal krize' girdi. Ve, 1971' den başlayarak ABD'nin savaş sonrası dünya ekonomisini yönetmek üzere oluşturduğu 'Bretton-Woods' sistemi çöktü. Ekonomik plandaki güç kaybına siyasal planda Vietnam Savaşı yenilgisi etkendi. Üçüncü Dünya Ülkeleri dünyanın zenginliğinden pay alma taleplerini yükselttiler, OPEC petrol karteli, benzer kartellerin oluşması için bir örnek teşkil edebilirdi ki, bu Üçüncü dünya'nın kendi kaynaklarına sahibolma heveslerini ateşleyebilirdi. Bütün bunları, ABD hegemonyasını sarsma istidadı taşıyan üç yeni gelişme izledi, İran'da İslam Devrimi, Şah iktidarına son verdi, Sovyetler Afganistana girdi, 1979 da OPEC petrol fiyatlarını yeniden yükseltti.
|