Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: ABD Emperyalizminin 'Yeni Yüzü'  (Okunma Sayısı 220 defa)
ikrami
Süper Modaratör
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 18
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1279



« : 25 Haziran 2008, 13:06:33 »

--------------------------------------------------------------------------------
Amerika Birleşik Devletleri, emperyalistler arası yarışa XIX'uncu yüzyılın son çeyreğinde katıldı. Kuzey-Güney Savaşının ardından ABD giderek bir sanayi gücü haline geldi. ABD'nin emperyalistler sofrasına ilk defa ABD-Ispanya savaşıyla oturduğu söylenirse de bu doğru değildir. (Bilindiği gib, ABD. savaş sonrasında Küba'yı, Filipinleri, Porto-Rico'yu ve Guam adasını işgal etmişti.) Zira, ABD, daha baştan emperyal bir devlet olarak doğdu. Bu bakımdan ABD'nin İngiltere'ye karşı 'anti-sömürgeci' bir kurtuluş savaşı sonucu kurulduğu kabulünü nüanse etmek gerekir. Zira, 'kurtuluş' sonrasında ortaya çıkan yegane yenilik, mülk sahibi beyaz adamlar yönetiminin, artık, İngiltere'ye haraç ödeme zorunluluğundan kurtulmasıydı. Onun dışında, sömürge olduğu dönemde yapılanlar (yayılma siyaseti, yerli katliamı, kölelik, vb.) bağımsızlığın kazanılmasından sonra daha kapsamlı ve daha etkin olarak yol almaya devam etti. Kuzey Amerikan yerli halkına yönelik soykırım, bağımsızlıktan sonra da devam etti. Aynı şekildi kölelik olduğu yerde duruyordu. Kaldı ki, köleliğin 1864 de 'yasal olarak kalkmasının' da pek bir kıymeti harbiyesi yoktu. ABD Kurtuluş savaşının önde gelen liderlerinin çok sayıda kölesi olduğunu söylemeye bile gerek yoktur.
'Amerikan kurtuluş savaşıyla' ilgili bir hususu daha dikkate almak gerekir. Kuzey Amerika'ya yerleşen ve çoğu İngiliz olan Avrupalıların oradaki 'sömürge statüsü, yaygın olarak bilinen anlamdaki sömürgecilikten farklıydı. Zira, sömürgecilik, kavramın etimolojik anlamından farklı olarak, Avrupalı bir emperyalist gücün Avrupa dışındaki halkları tahakküm altına almasıdır. Bu bakımdan, ABD'nin İngiltere'den kopmasından önceki durum colonialism kavramının etimolojik içeriğine uygundu. Bilindiği gibi, colonialism sözcüğü, colon'dan türemedir ve ana toplumdan kopan küçük bir insan topluluğunun başka bir toprak parçasına yerleşmesidir. İngilizlerin (Batı Avrupalıların densin), Kuzey Amerika'daki, Avusturalya'daki durumu, sözcüğün etimolojik anlamına uygundu. Dolayısıyla, Kuzey Amerika'da ABD adını taşıyan bir devletin kurulması, 'Avrupa'nın 'yeni' kıtaya doğru genişlemesidir. Oysa, İngilizlerin Hindistan'ı, Fransızların, Hindi Çini'ni ve Cezayir'i, Belçikalıların Kongo'yu, vb. işgal edip beşeri ve doğal kaynaklarını sömürmeleri, birikmiş zenginliğini yağmalamaları, birinci durumdan farklıdır.

XIX'uncu yüzyılın sonuna gelindiğinde, artık ABD, başta, dönemin hegemonik gücü olan İngiltere ve ikinci derece bir sömürgeci-emperyalist güç olan Fransa'yla, ve kendisi gibi 'yağma sofrasına' yeni katılmak isteyen Almanya, Çarlık Rusyası ve Japonya'yla boy ölçüşebilecek durumdaydı. Fakat, XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başında, yeryüzü bir kaç sömürgeci-emperyalist güç tarafından paylaşılmış, değilse nüfuz alanı haline getirilmiş durumdaydı. Nitekim I. emperyalistler arası savaş arefesinde (1914), dünya yüzeyinin %84.4'ü az sayıda sömürgeci-emperyalist gücün egemenliği altındaydı. Yeni yetme emperyalist güçler olan ABD, Almanya ve Japonya, yağma sofrasına dahil olmak istediklerinde, karşılarında böylesi bir tablo buldular. Eğer paylaşılacak şey daha önceden paylaşılmışsa, paylaşılmış olanı yeniden paylaşmaktan başka çare yoktur. İşte, iki emperyalistler arası savaşın çıkış nedeni bu idi.

Böylesi bir tablo karşısında ABD, XX. yüzyılın başında dönemin hâlâ hegemonik gücü olan İngiltere ve ikinci dererece bir sömürgeci-emperyalist güç olan Fransa, vb. karşısına serbest teşebbüs emperyalizmini dillendirebilirdi... Dolayısıyla, ABD'nin çıkarı, diğerleri gibi doğrudan sömürgelere sahip olmakta değil, dünyanın tamamının ABD mallarına ve şirketlerine açılmasını, ABD'nin etkinlik alanı haline gelmesini gerektiriyordu. 'Wilson Prensipleri denilenle ( 14 madde) amaçlanan da bu idi. Yoksa, Başkan Wilson'un 'ulusların kaderini tâyin et emesi' diye bir kaygıya sahibolması mümkün değildi. Sömürge pazarlarının ABD sermayesine açılması, 'doğrudan sömürgeciliğin' tasfiye edilmesini gerektiriyordu. ABD büyük sermayesinin ve tekellerinin İngilizlerin yaklaşık bir yüz yıllık dönemde dayattığı serbest ticaret emperyalizminin yerine, kendi serbest teşebbüs emperyalizmini dayatmakta çıkarları vardı.

Fakat, niyet etmek, yapabilmek değildir. ABD'nin yüzyılın başında uygulamak istediği serbest teşebbüs emperyalizmini hayata geçirebilmesi için, XX, yüzyılın sonunu, XXI'inci yüzyılın başını beklemesi gerekti. XIX. yüzyılın son on yıllarında emperyalist rekabet kızıştı, tüm emperyalist güçler sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin doğal ve beşeri kaynaklarını, pazarlarını ele geçirmek için kıyasıya rekabete giriştiler. Sermayenin birikim krizi rekabeti kızıştırır, emperyalistler arasında sadece rekabeti değil, savaş olasılığını da artırırken, saldırıya uğrayanların dinenci ve karşı saldırısı da ivme kazanmak durumundaydı. Velhasıl, emperyalist ülkelerde proletaryanın, dünyanın geri kalan bölgelerinde de ezilen halkların mücadelesi ivme kazandı. Zira, emperyalist ülkelerdeki kapitalist sınıfın serveti ve zenginliği, bir taraftan kendi proletaryasının sömürüsünü yoğunlaştırılmasına, öte yandan da sömürge halklar üzerindeki baskının derinleştirilmesine dayanıyordu. Oysa, saldırının direnişi ve karşı-saldırıyı davet etmesi eşyanın tabiatı gereğidir. Dolayısıyla, merkezde (emperyalist ülkelerde) proletarya'nın sosyalist mücadelesi, sömürgelerde de ezilen halkların anti-sömürgeci ulusal kurtuluş mücadelesi ivme kazandı. 1917 Bolşevik devrimiyle proletarya'nın mücadelesi ilk meyvesini vermişti. Bolşevik devrimi, sadece emperyalist dünya sisteminde önemli bir gedik açmakla kalmamış, aynı zamanda burjuva ideolojisinin meşruiyetini de sarsmıştı. Bir taraftan sömürülen sınıfın ve ezilen hakların mücadelesi, diğer taraftan da emperyalistler arası mücadele XX. yüzyılın bir umut, çalkantı ve şiddet yüzyılı olarak yaşanmasına neden oldu. Dolayısıyla, ABD'nin XX. yüzyılın başında uygulamak istediği emperyalist stratejiyi, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar uygulaması zaten mümkün olamazdı. İkinci savaşın sonunda İngiltere'nin yerini, yeni hegemonik güç olan ABD aldı. Emperyalistler hiyerarşisinde sadece zirveye oturmakla kalmadı, tartışmasız bir hegemonik güç durumuna da geldi. ABD'nin emperyalist kamptaki rakipleri iyice zayıflamış ve zorlu rakipler olmak yerine, ABD'nin koruyucu şemsiyesi altına girmek zorunda kalmışlardı. Bilindiği gibi, İkinci Savaş'ın sonunda Almanya parçalanmış, Japonya çökertilmiş, iki büyük sömürgeci güç olan İngiltere ve Fransa, savaşın neden olduğu yıkım, ve anti-sömürgeci ulusal kurtuluş mücadeleleri sonucu güç kaybına uğramışlardı.

ABD'nin kendi kampındaki rakipleri etkisizleşmişti, ama, sorunlar bitmemişti. Birincisi, faşizmin yenilgisinde ektin olan Sovyetler Birliği, savaştan prestijini artırarak, çıkmış ve 'sosyalist blok' genişlemişti; İkincisi de. sadece ulusal kurtuluş hareketleri sömürgeciliğin doğrudan biçimini tasfiye etme konusunda başarılı olmakla kalmamış, 'ulusal kalkınmacı' taleplerle sahneye çıkmışlardı. Üstelik Sovyetler Birliği sömürge ve yarı-sömürge ülke hakları için bir 'çekim merkezi' haline de gelmişti.

İşte böylesi bir uluslararası konjonktür ve güçler dengesi ortamında ABD önce komünizmin yayılmasını durdurmayı ve sonra da komünizmi çökertmeyi amaçlayan bir strateji izlemek zorunda kaldı. Bu stratejiye çevreleme veya kuşatma liberalizmi (containment liberalism) denilecekti ve soğuk savaş dönemi boyunca geçerli olacaktı. ABD'nin tüm dünyayı Amerikan sermayesinin etkinlik alanı haline getirme stratejisi, yine 'güdük' kalmıştı. Bir kere, "sosyalist blok" sermayenin doğrudan etkinlik alanı dışında kalmıştı; ikincisi, yeni bağımsızlığa kavuşan Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin komünizme meyletmesinin önünü kesmek için, bu ülkelere kimi tavizler vermek gerekiyordu. Zira, yoksulluk ve sefalet daha da derinleşirse, kapitalist dünya sisteminden kopabilirlerdi. Bu yüzden ABD, 'ulusal kalkınmacılığa' razı olmak zorunda kaldı. Emperyalist ülkelerde proletarya, kapitalizmi aşma perspektifinden uzaklaşsa da 'refah devleti' yönündeki taleplerini artırmıştı. Dolayısıyla, ABD hegemonyası, sadece Üçüncü Dünya'nın 'ulusal kalkınmacı' taleplerini değil, merkezdeki 'refah devleti' uygulamalarını da sîneye çekmek zorunda kaldı. Elbette bu tür talepleri tolere edebilmesini mümkün kılan bir ekonomik konjonktür söz konusuydu. Savaşın ortaya çıkardığı derin tahribat sonrasında kapitalizm yeniden genişleme dönemine girmişti. Şirketlerin verimliliği artıyor, kâr oranları yükseliyor, pazarlar genişliyordu. Böylesi bir ortamda da, hem reel ücretlerin yükselmesi, hem de kârlılık oranları büyüyen şirketlerden daha çok vergi almak ve bunu 'refah harcamalarında' kullanmak mümkün oluyordu.

ABD'nin Üçüncü Dünya'da uyguladığı politika, bir çeşit "havuç-sopa" politikasıydı. Bir taraftan bu ülkelerin kapitalist kampta kalmak koşuluyla 'ithal ikameci' (içe dönük) sanayileşmesine ( ki, bu bağımlı bir süreçti ve sürdürülebilir değildi) göz yumuyor, kimi koruyucu ekonomik politikalar uygulamalarına ses çıkarmıyor, diğer yandan da koyduğu sınırın 'aşıldığını' düşündüğü durumlarda müdahale ediyordu ama, bu doğrudan müdahale biçimini almıyordu. Darbeler peydahlayarak, uydu rejimleri kullanarak, ya da doğrudan emperyalizmin uzantısı olan İsrail, Güney Afrika, vb. gibi rejimler aracılığıyla, 'sınırı geçenleri' cezalandırıyordu. İran'da Musaddık, petrolü millileştirdiğinde hemen bir darbeyle ortadan kaldırıldı. Benzer darbeler benzer girişimlerde bulunan başka ülkelerde de gündeme getirildi. Guatemala'da Arbenz, Endonezya'da Sukarno, Şili'de Salvatore Allende, vb.

1960'ların sonuna gelindiğinde, Batı Avrupa ve Japonya, ABD ile olan ekonomik etkinlik açığını büyük ölçüde kapatmışlar ve birer rakip durumuna gelmişlerdi. ABD ekonomisinin rekabetçi yeteneği aşınmıştı. Arkasından da (1974-75) kapitalist dünya ekonomisi yeniden 'yapısal krize' girdi. Ve, 1971' den başlayarak ABD'nin savaş sonrası dünya ekonomisini yönetmek üzere oluşturduğu 'Bretton-Woods' sistemi çöktü. Ekonomik plandaki güç kaybına siyasal planda Vietnam Savaşı yenilgisi etkendi. Üçüncü Dünya Ülkeleri dünyanın zenginliğinden pay alma taleplerini yükselttiler, OPEC petrol karteli, benzer kartellerin oluşması için bir örnek teşkil edebilirdi ki, bu Üçüncü dünya'nın kendi kaynaklarına sahibolma heveslerini ateşleyebilirdi. Bütün bunları, ABD hegemonyasını sarsma istidadı taşıyan üç yeni gelişme izledi, İran'da İslam Devrimi, Şah iktidarına son verdi, Sovyetler Afganistana girdi, 1979 da OPEC petrol fiyatlarını yeniden yükseltti.
Logged

SİZİ ALDATTIĞIMI DÜŞÜNÜYORSANIZ HAKKIMDA HAYIR DİLEYİN
ikrami
Süper Modaratör
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 18
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1279



« Yanıtla #1 : 25 Haziran 2008, 13:06:45 »

 

Ve ABD 1979-80 den başlayarak aşınan hegemonyasını restore etmek üzere açık saldırıya geçti. Sovyetleri çökertme ezeli-ebedî stratejisine, emperyalist rakipleri durdurma ve Üçüncü Dünya'yı kalkınmacı hedeflerden uzaklaştırma stratejisi eşlik etti. Alınan ilk ekonomik önlem, faiz oranlarının yükseltilmesiydi. Bu önlem iki ucu keskin bıçak işlevi görecekti: ABD'ye dışardan sermaye çekmek ve Üçüncü Dünya'yı borç batağına daha fazla sokarak bu ülkelerin yeniden kompradorlaştırılmasını sağlamak. Velhasıl, söz konusu ülkeleri ulusal kalkınmacı hedeflerden uzaklaştırmak, bu amaçla da 'yapısal uyum programları' uygulamaya zorlamak.

1980'lerin sonunda Sovyet Sistemi, kendi iç çelişkileri sonucu çökerken, Üçüncü Dünya ülkeleri de artık yeniden kompradorlaştırılmış, neoliberal gerici politikalar yoksulluğu ve sefaleti derinleştirmişti. Dönemin yeni sloganları, liberalleşme, özelleştirme, deregülasyondu. Sovyet sisteminin çöküp, emperyalizmin etkinlik alanı haline geldiği, Üçüncü Dünya'nın da ulusal kalkınmacı hedeflerden uzaklaştırıldığı koşullarda, artık, ABD'nin yüzyılın başında tasarladığı ama, uygulayamadığı, serbest teşebbüs emperyalizmini, küreselleşme adı altında dayatmasının önündeki tüm engeller ortadan kalkmış gibi görünüyordu.

Yeni strateji: Militer güce dayanarak 'serbest teşebbüs emperyalizmini' dayatmak

Sovyet sisteminin çökmesi, ABD'yi tek süper güç haline getirdi. Artık 'soğuk savaş' döneminin 'iki kutuplu' militer güç dengesine dayalı sistem geride kalmıştı. ABD, tek süper güç haline gelse de ileri teknoloji alanında AB ve Japonya gibi önemli rakipleri vardı. İkincil teknoloji ürünü olan görece ucuz-emek ürünü mallarda da mukayeseli üstünlüğünü çoktan yitirmişti. Çin, Brezilya, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkeler, ABD'nin harcıâlem mallardaki mukayeseli üstünlüğüne son vermişti. Böylesi bir ortamda ABD yönetimi, yegane kesin üstünlüğe sahibolduğu militer gücünü kullanarak reel ve potansiyel rakiplerini 'etkisizleştirme' stratejisine yöneldi. Fakat, hegemonya düşmansız olmazdı. Sahneden çekilen 'kızıl tehlikenin' yerine yeni bir düşman bulunmalıydı. Ve bulundu: İslam radikalizmi veya siyasal İslam. Daha sonra buna 'haydut devletler' eklenecekti. Öyleyse ABD'nin ve 'uygar dünyanın' güvenliğini tehdit eden İslamî terör ve 'haydut devletler' (rogue states) tehlike olmaktan çıkarılmalıydı... Bu yüzden, ABD'nin Afganistan'a, Iraka saldırısı genel bir strateji bütünlüğü dikkate alınmadan anlaşılamaz. ABD'nin yeni stratejik hedefi, İslâmî terör ve haydut devletleri bahane ederek, asıl hedeftekileri etkisizleştirmektir. AB'nin daha çok güçlenmesinin ve Rusya ile muhtemel koalisyonunu engellemek, ciddi bir müstakbel rakip olarak gördüğü Çin'in yükselişini durdurmak, Hindistan, Rusya, Brezilya, vb. gibi ülkelerin, orta ve uzun vadede korkutucu rakipler haline gelmelerini engellemek... Bu yüzden Afganistan'a, Irak'a saldırı bir bakıma 'sana söylüyorum kızım' demeye geliyor. Soruna böylesi bir perspektiften bakıldığında, 11 Eylül 2001, bir başlangıç değil, sadece süreci hızlandırmanın gerekçesi yapılan bir şeydir. Kaldı ki, ABD'nin uluslararası hukuku ve teamülleri hiçe sayan saldırgan siyaseti, daha soğuk savaş bitmeden başlamıştı. ABD, 1983 de Grenada'ya, 1986 da Libya'ya, 1989 da Panama'ya, 1991 de Irak'a, 1992 de Somali'ye, 1994 de Haiti'ye, 1999 da Kosova'ya müdahale etmişti...

Dolayısıyla Afanistan'a saldırı için İslâmî terörün, Irak'a saldırmak için de Saddam'ın kitle imha silahlarına (nükleer, biyolojik, kimyasal) sahibolduğu iddiasının bahane yapılması, asıl niyetleri gizlemek içindi. ABD, El Kaide'yi bahane ederek, Afganistan'a saldırmakla iki şeyi amaçlıyordu: birincisi, Orta Asya ve Hazar bölgesi petrol rezervlerini ve petrol nakliyatını güvence altına almak; ikincisi, bölgeye yerleşerek, Çin,Rusya ve İran'ı kuşatmak. ABD'nin Irak'a saldırı gerekçesi de birincide olduğu gibi, Saddamı silâhsızlandırmak değil (bu, ahmakları aldatmak için sadece bir bahaneydi) dünyanın en zengin petrol rezervlerini ele geçirmek ve Sinonist İsrail'in durumunu takviye etmekti. Bilindiği gibi, Hazar ve Orta Doğu'da, dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %70'i bulunuyor. Irak'ın bilinen petrol rezervi 115 milyar varil, ama, potansiyel rezervin 200 ilâ 400 milyar varil olduğu tahmin ediliyor. Üstelik Irak petrolü dünyanın en ucuza çıkarılan petrolü sayılıyor. Irak'ta bir varil petrolün üretim maliyeti yaklaşık 1.5 dolar. Bu bazen 1 dolara kadar düşebiliyor. Oysa, başka ucuz petrol üretilen Oman, Malezya gibi ülkelerde bir varil petrolün üretim maliyeti 5 dolar ve rakam giderek yükseliyor... Meksika ve Rusya'da 6 ilâ 8 dolar. Kuzey Denizi'nde 12 ilâ 16 dolar, ABD'de 20 dolar... Fakat, iştah kabartan bir husus daha var: Eğer petrolün varilinin ortalama 25 dolardan satıldığı varsayılırsa, Irak rezervlerinin maliyetler düşüldükten sonraki değerinin 3,1 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor...

ABD'nin petrol ithalatına bağımlılığı giderek artıyor ve yapılan tahminlere göre, 2020 yılında bu günkü seviyeden %60 daha fazla petrol ithal etmesi gerekecek. Bu da ABD'nin 'enerji güvenliğinin' neden bir dış politika önceliği durumuna geldiğini açıklıyor. Fakat, Petrol, silah sanayii ve terörle mücadele üçlüsü arasındaki diyalektik ilişkiyi doğru değerlendirmek gerekir. Petrol sadece ABD'nin kendi tüketim ihtiyacı için değil, AB, Çin- Japonya gibi Orta-Doğu petrolüne bağımlı büyük ekonomilere karşı bir koz olarak kullanılacak bir araç olarak da görülüyor. Petrol, reel ve potansiyel rakipleri etkisizleştirmenin bir aracı. Fakat, petrol rezervlerinin bulunduğu bölgeler, Amerikan aleyhtarlığının köklü olduğu ülkeler. Petrol rezervlerini güvence altına almanın yolu, ABD'nin 'yeni dönem düşmanı olan terör örgütlerini' etkisizleştirmekten geçiyor. Olabildiğince kısa sürede, büyük bir vurucu askeri gücü söz konusu bölgelere taşıyıp-konuşlandırmak, militer-sanayi kompleksini modernize etmeyi, velhasıl, silah tekellerini desteklemeyi gerektiriyor. Şimdilerde ABD de silah ve petrol tekelleri diğer sermaye fraksiyonları aleyhine bir pozisyon kazanmış durumdalar. Bu duruma itirazların yükselmesi kaçınılmazdır. Zaten ABD'nin yeni dönemde benimsediği küresel strateji, militer gücü kullanarak, ekonomik plandaki zaafını telafi etmeyi, bu amaçla da muhtemel ve reel rakiplerin önünü kesmeyi amaçlıyor.

Öyleyse ABD'nin hırçınlığı, saldırganlığı, uluslararası hukuku ve teamülleri hiçe sayması, çoktaraflılıktan hızla uzaklaşması, BM'yi, NATO'yu 'yok sayması', insan hakları ihlallerini artırması, vb. güçlü olmasından değil, zaafından kaynaklanıyor. Saldırganlığın gerisinde yatan asıl neden budur. Bilindiği gibi, emperyal bir hegemonik gücün sadece militer vurucu gücüne dayanarak, hegemonik konumunu koruması mümkün değildir. Hegemonya için asıl belirleyici olan ekonomik güç ve etkinliktir. Oysa, ABD'nin ekonomik plandaki üstünlüğü aşınmış durumda. Federal bütçe açıkları, ödemeler dengesi açıkları çığ gibi büyümeye devam ediyor. Şimdilik AB ve Japonya'nın tasarruflarını çekerek ve Üçüncü Dünya'dan kan kaybını derinleştirerek, durumu kurtarabiliyor. Hegemonyanın üçüncü koşulu da ideolojik-kültürel bir çekim merkezi olmaktır. ABD'nin ideolojik -kültürel bir çekim merkezi olarak etkinliği de artık aşınmış durumda ve aşınma hızlanarak devam ediyor. Dünya'nın her yerinde ABD yaşam tarzına (American way of life) yönelik tepki büyüyor. Eğer yukarda söylenenler doğru ise, ABD'nin Bush yönetimiyle başlayan saldırganlığını bir zaaf unsuru olarak görmek mümkündür. Durum Fas atasözünü çağrıştırıyor: "Ateş en çok dumanı sönerken çıkarır". Elbette bu ateşin sönmesinin zaman almayacağı anlamına gelmez.

Kapitalizmin mantığı geçerli olmaya devam ettikçe, yeni rakiplerin ABD hegemonyasına yönelik saldırısını artırması sistemin mantığının bir gereğidir. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde emperyalistler arası mücadele keskinleşecek ve ABD hegemonyası daha da aşınmaya davam edecektir. Fakat bir şey daha var. XIX'uncu yüzyılın sonunda merkezde ve çevrede sömürü ve baskının derinleşmesi, iki önemli sistem karşıtı hareketin ortaya çıkmasına neden olmuştu: Sosyalist mücadele ve anti-sömürgeci ulusal kurtuluş mücadeleleri... XX. yüzyılın sonunda ve XXI'inci yüzyılın başında yine benzer bir durum var. Emperyalizm, küreselleşme adı altında tüm ezilen halklara ve sömürülen sınıflara karşı yeniden kapsamlı bir saldırı başlatmış durumda. Saldırıya maruz kalan dünya proletaryasının, kapitalist sermaye birikiminin işsizliğe, açlığa, sefalete mahkum ettiği büyük insanlığın böylesi kapsamlı bir saldırı karşısında sessiz ve tepkisiz kalması mümkün değildir. Zira, bir yerde saldırı varsa, karşı-saldırı da olmak durumundadır. Bu eşyanın tabiatı gereği böyledir.

Üçünçü Dünya'da IMF karşıtı ayaklanmalar daha 1980'li yıllarda başlamıştı. Şimdilerde kapitalist küreselleşmenin çok yönlü saldırısı karşısından da, geniş kitlelerin tepkisi artıyor. Artık dünyanın her yerindeki emekçiler, işsizler, yoksullar, sistemin dışladıkları, nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduklarının bilincine daha çok varıyorlar. Ve küresel bir sistem olan kapitalizmin küresel saldırısına ancak küresel planda karşı durulması gerektiğini daha iyi görüyorlar. Nitekim 1999 da Seattle'de başlayan tepki, büyüyerek devam ediyor. 2001'den beri Brezilya'nın Porto Allegre de toplanan ve dördüncüsü Hindistan'ın Mumbia eyaletinde ( Ocak 2004) gerçekleştirilecek olan Dünya Sosyal Forumu , mücadelenin ideolojik-siyasal biçimlenişinin önkoşullarını yaratma istidadı taşıyor. Artık yeni bir enternasyonalin ve bir dünya yurttaşlığı bilincinin oluşması için uygun koşullar ortaya çıkmakta. İnsanlar giderek 'ulusal sınırların' ne menem bir şey olduğunu daha iyi anlayacaklardır. Elbette yeni dönemdeki mücadele yöntem ve araçları, mücadele üslubu, örgütlenme biçimleri, vb. önceki dönemlerden farklı olmak durumundadır. Ama, hepsinden önemlisi, aşınan sosyalist ütopyayı yeniden insanlığın umudu haline getirebilmektir. Zira, bir şeye karşı olmak, ancak onun yerine neyi teklif ettiğinizi ortaya koyduğunuzda anlamlıdır. İnsanlık, sınıfsız, sömürüsüz, sınırların ortadan kalktığı, insanın insana kulluğunun bittiği bir dünya toplumu yaratma perspektifinden hiç bir zaman vazgeçmedi ve vazgeçmeyecek. Aksi halde, insan haysiyeti diye bir şey de olmazdı... Kimi umutsuzluk dönemlerinin yaşanması umudun yok olması değildir...

2 Eylül 2003 - Kaynak: Özgür Üniversite

Logged

SİZİ ALDATTIĞIMI DÜŞÜNÜYORSANIZ HAKKIMDA HAYIR DİLEYİN
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: