ikrami
Moderator
Allah Razı Olsun
   
Karma: 18
Offline
Mesaj Sayısı: 1220
|
 |
« : 04 Aralık 2009, 18:36:39 » |
|
Babalar ve Oğullar Bu iki kelime genelde bir gerilim, bir parçalanmışlık hissi uyandırır insanda. Bir babaya bak, bir de oğluna! Ya da tam aksine böyle bir oğula böyle bir baba! Sonuçta ama baba adına, ama evlat adına şaşılası bir tezada dikkat çeker. Sanırım ekseriyetle oğullar lehine bir takdir hissidir babaya kıyasla dile getirilmek istenen.
Oysa babalar ve oğullar terkibinin hatırlattığı başka şeyler de var; şahsen zihnimde imrenilesi bir uyum, bir disiplin ve müselsel bir başarı öyküsü canlanır babalar ve oğullar dendiğinde. Elimde olmadan ilgili kimseler adına saygın bir iftihar hissi uyanır içimde. Fazilet basamaklarını çıkabilmiş bir baba ve büyük bir mesuliyet hissiyle babasının izini sürebilmiş onurlu evlat gelir aklıma. Ama bugün çok nadirdir, ilim mesleğinden, aynı kutlu davadan baba-oğul diye hayranlık duygusunu celbedenler. Gariptir ama sanki âlimlerin/büyük adamların ailelerinde onların şahsiyetlerine karşı gizli bir gerilim vardır. Muhtelif tahliller yapılabilir. Mesela şöyle bir tahlil yabana atılır gibi görünmüyor. Âlim çevresinde itibar gören adamdır. Bazen şahsına, sevgi ve bağlılık; çevreye kıskançlık ve esirgeyicilik şeklinde yansıyan bir cemaat ilgisiyle kuşatılır etrafı ve ailesini bile dışarıda bırakan yüksekçe bir ilgi duvarının arkasına hapsedilir. O kadar ki hocanın ailesi bile “aile” olmaktan çıkar, bazen hayran ve takipçiye dönüşür, zaman zaman kendilerini cemaatten birileri gibi “sıradan ve uzak” hissettikleri olur. Çocuk günden güne babaya karşı yabancılaşır. Eşi vurdumduymaz olur. Ve tabi kadirbilmezliğe, alttan alta hazımsızlığa dönüşür bir süre sonra bu hal. Oğullar sanki manyetik bir gerilimle babalarından uzaklaşır, örtülü bir kıskançlık, ya da dışlanmışlık duygusuyla el etek çekerler babanın muhitinden. Bir istidrat notu düşelim: ALLAH Resulü’nün hutbe verirken iki güzide torunu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizi gördüğünde bütün şeklî cemaatsel sınırları aşarak hutbeyi yarıda kesip onları kucaklaması, omuzlarına alıp sevmesi ailesiyle arasına duvar ördürmeme gayreti olarak da okunabilir mi, düşünebiliriz. Evet, bu sırada gizli bir kendini ispatlama azmi de belirmeye başlar çocuğun kalbinde. Babasına karşı kendini ispatlayacağı alan babasının değil elbet, başka bir alan olmalıdır. Babanın kudret sergilediği alana dair çocuğun gözü korkmuştur bir kere. Onun için biraz da babasına duyduğu tepkiyle başka bir meslek seçer kendine. Mesela bir doktor, bir avukat olup çıkar ve kendine has saygın dünyasına kavuşur. Baba bir gün yaşlanacak ve himmete muhtaç bir ihtiyar naifliğinde yuvaya dönecektir. Karşısında itibarı, maddiyatı yerinde ciddiyet takıntılı ama saygıyı da elden bırakmayan doktor çocuğunu bulacaktır. Evin yeni hâkimi, torunlara ve aileye vaziyet eden âlim değil, doktor beydir artık. Belirteyim; babalar ve oğullar derken kastım bunlar değil. Babasının izinden gitmiş, yola babasının gölgesinde çıkmış ama bir gün kendisi de babası gibi semaya yükselen bir yıldız olabilmiş evlatlardan söz ediyorum. Bugün misalleri az olsa da tarihimiz bu konuda cimri davranmamış şükür. Sahabeye bakalım önce… Sahabeden birçok isim geliyor akla. Hz. Ömer b. Hattab ve oğlu Abdullah. Hz. Abbas b. Muttalib ve oğlu Abdullah. Hz. Ali b. Ebi Talib ve iki oğlu cennet gençlerinin efendileri Hasan ve Hüseyin. Hz. Zübeyr b. Avvam ve oğlu Abdullah… Hz. Amr b. As ve oğlu Abdullah… Hz. Zeyd b. Harise ve oğlu Üsâme. Akla ilk gelenler. Birkaçı müstesna ilim, irfan ve fazilette hiçbirinin babalarından geri kalır tarafı yok, bir kısmının babalarını geçtiğini söylersek cüret etmiş olmamayı umuyorum. Abdullah b. Ömer ve oğlu Sâlim var. İmam Azam Ebu Hanife ve oğlu Hammâd var sonraki kuşaklardan. Hammâd babasının gölgesinde yetişmiş, rivayetiyle babasının bazı kitaplarını günümüze ulaştırmış âlim bir evlattır. Hammâd'ın kelama gösterdiği ilgi İmam-ı Azam’ın çağlara ışık tutacak uyarılarına vesile olmadı mı? Ona yaptığı nasihatler olmasaydı, muvazene ve hikmet yüklü cümleleri nasıl duyabilirdik? Hakla batılın iç içe girdiği alanlarda ince bir temyiz hassasiyetiyle bütünü atmak yerine hakla batılı birbirinden ayırıp fazilet ve hikmetin peşini bırakmamayı öğütleyen mizan cümlelerini kimden nakledebilirdik? Babalar ve kızlar da var ayrıca. İki cihanın güneşi Hz. Muhammed Mustafa ve kızı Fâtıma. Hz. Ebubekir ve kızı Aişe, ve diğer kızı Esma. Hz. Ömer ve kızı Hafsa. Hz. Talha b. Ubeydullah ve kızı Aişe. Babalar ve oğullar demişken hadis ilimlerinde de sıkça kullanılan bir tabirdir bu. Oğulların babalardan, babaların oğullardan rivayetlerini konu edinen bir literatür var: Rivayetü'l-ebnâ ani'l-âbâ. Rivayetü’l-âbâ ani’l-ebnâ. Tarikat silsilelerinde görülür bu. İmam Rabbanî ve oğlu Muhammed Masum gelir akla. Ne oğul, ne baba! Oğullar demişken, yarı oğul sayılırlar ne de olsa, damadları atlamayalım. İlim semamızda kayınpeder-damad ikiliği de zaman zaman gönendirir ilgilileri. Akla iki büyük fakih geliyor Hanefî mezhebinin Semerkand ufuklarından. Alaaddin Semerkandi ve öğrencisi Kâsânî. Ve tabi ki ikiliyi bir birine bağlıyan ayrı bir bağ; birincisinin kızı, ikincisinin zevcesi Fâtıma hanım. Kızına çok talip çıkıyor Semerkandi'nin. Devrin emiri de dünür olmak için kapısını çalıyor. Semerkandî kararlıdır. Kızını eşrâfa değil, ulemâya vermek ister. Âlimler sadece ilimlerine, kitaplarına değil; kızlarına, evlatlarına da sahip çıkarlar. Ailesini ihmal eden âlim hanesinde, soyunda ilmine sahip çıkacak varisler bırakamaz; “Hoca ölür mezara, kitapları mezada” hayıflanışının mısdakı olur. Çoluk çocuğunu ihmal etmiş, biri tüccar, biri doktor, biri bilmem ne olmuş hoca örnekleri bizde yaygındır. İlaveten yaşadığı maddi imkânsızlıklar sebebiyle midir ya da evde hanım baskın çıktığından mıdır, genelde hocaların damadları hoca olmaz bizde. Semerkandî bu tipolojinin çok ötesinden sesleniyor; mesleğine, ALLAH nezdindeki kutlu mevkiine ailevî tercihlerinde de sahip çık diyor zamanın hocalarına. Yıllarca önüne diz çökmüş, derslerini dinlemiş, hürmette kusur etmemiş, boynu bükük taleben bir ömür vefa duygusuyla çırpınıp dururken taşradan damad getirmen, talebeni haremine ağyar eylemen reva mı? Hocasının her türlü takdirini hak eden bir talebe için, bir yabancı karşısında tercih dışı kalmak ifadesi güç bir inkisar sebebi sayılabilir. Tabi ki bunun üzerinden bir hak davası güdülemez, mesele nezaket meselesi. Ama konunun bir de örneklik boyutu var. Damad seçimlerimiz dünyevi tercihlerimizi yansıtmaları bakımından zühd, tevekkül ve kifaf-ı nefs gibi ulvî kavramların reel dünyamıza yansıdığı, bir hocanın en az kitabı talebelere okutma becerisi kadar onu asıl kendi hayatına okutabilme becerisinin sınandığı hassas noktalardandır. Semerkandî bambaşka bir âlim. Para pul telaşında değilim; kızım bir âlimin nasibi olacak, diyor. Kâsânî, böyle bir devlete layık olmak için mi bilinmez ama kudretini ispatlayacak önemli bir çalışmaya imza atıyor. Hocasının meşhur fıkıh kitabı Tuhfetü’l-fukahâ’yı şerh ediyor. Ama ne şerh! Adı üstünde, Bedâiu’s-Sanâi’ (Harikalar yapıtı) Bedâi bildik şerhlerden değil. Tuhfe Bedâi için sadece temel kaynak. Sistemini, ana çizgilerini Tuhfe’ye borçlu, gerisi Kâsânî’nin dehası. Birisi, “Hanefi mezhebine böyle bir kitap gelmedi” dese sözü üzerine düşünülebilir, tartışmaya değer görülebilir. Buraya küçük bir not düşelim; Daru’l-Hikme'deki hoca arkadaşlarımızdan Orhan Ençakar ve Abdulkadir Yılmaz hocalar bu kitabı ihtisar ediyorlardı, yer yer dipnotlar ekliyor, ricali ve özellikle kaynakçası hakkında açıklama notları düşüyorlardı. ALLAH füturdan saklasın. Kitabı şerhedince hocasının gözünde daha da büyüyor tabi Kâsânî'nin yeri. Kızını veriyor, damad ediyor kendisine. Tarihin nüktedan hafızası şu cümleyle kayda geçiyor bu olayı: “Şeraha kitabehü ve tezevvece bintehü” (Kitabını şerhetti, kızını nikahladı) İlim dünyasının başlık parası da böyle olsa gerek. Her piyasanın geçer akçesi başkadır. Fatma hanım da öyle sıradan bir kız değil, Kâsânî'nin takdirkar ilgisini çekecek türden muhakkak. Bir fakihe olduğu bilinir. Zamanla baba, kız ve damad bir üçlü fıkıh komisyonu oluşturdukları söylenir. Gelen fetvaları birlikte mütalaa ederler, cevabı birlikte verirlermiş. Bir gün kayınpederle damad Fatıma hanımı bekleyemez. Önlerine gelen fetva talebini bir çırpıda cevaplarlar. Fakihe Fâtıma Hanım durumun farkına varır, fetvayı inceler, hatalı bulur ve bir reddiye kaleme alır. Bir âlime de böyle bir kız, böyle bir eş yakışır doğrusu. Ne mütalaalara, ne muhakkıkane bahislere şahit olmuştur o kutlu yuva… Başkaları da var kayınpeder damad silsilesinden. İki büyük muhaddisi hatırlıyoruz bu vesileyle. Hadis ilimlerinde Şeyhu’l-İslam İbn-i Hacer'in hocası, Elfiye sahibi, İhya muharrici, Mukaddime şârihi Irakî ve Mecmau'z-zevâid müellifi Heysemî… Birincisi hoca ve kayınpeder, ikincisi hem arkadaş hem talebe ve hem de damat… Babalar ve oğullar silsilesinde yakın tarihten Ahmet Cevdet paşa ve oğlu Ali Sedad geliyor akla. Böylece oğlu için yazdığı kitapları da hatırlıyoruz; biri mantık ilmine ait Miyar-ı Sedâd, diğeri münazara ilmine ait Âdâb-ı Sedâd. Oğul da vefakârmış ama. O da gün geliyor yeni mantık alanında Mizanü'l-ukûl'ü yazıyor. Kuru bir cümlenin yetmediği yerlerde gerçek teşekkür böyle olsa gerek. Vaktiyle benim için mantık kitabı yazmıştın; seni mahcup etmedim, umudunu ve emeğini boşa çıkarmadım. Bütün edeb ve hürmet duygularını kuşanarak literatüre babalar adına yazılan bir kitap hediye ediyorum... Lisan-ı hali “Babacığım, bu eser benim değil, senin eserindir” derken, tarihin hafızasına yeni bir not düşülüyor; Miyar-ı Sedâd’ında muvaffak olmuşsun ki bugün mantıktaki yeni gelişmeleri de dikkate alan bir eserle oğlun vefasını sergilemek istiyor: Mantık ve Metodolojiye dair kaleme alınan Mizânu’l-ukûl, Miyar-ı Sedad’la son bulan kadim mantık geleneğini yeni bir vasatta sürdüren ilk modern mantık kitabı olarak yerini alıyor. Ahmet Cevdet paşa ve oğlu Ali Sedad’a tekrar dönmek üzere oğullar için yazılan kitaplar meselesine bir haşiye düşmek isterim. Oğulları için kitap yazanlar arasında Molla Camî de dikkat çekiyor. Medrese müfredatının vazgeçilmez yapıtlarından demir leblebi bir nahiv kitabı olan Kafiye’nin şerhi el-Fevâidü'z-Zıyâiyye’yi hatırlayınız. Ziya'ya ait fâideler… Ziya Molla Câmî’nin oğlu… Dibacede konuyu aydınlatan cümle şöyle; sen bu kitap için illet-i gaiyyesin ey Ziya! Son derece hikemî bir dille adeta kitabını oğluna ithaf ediyor Molla Camî; illet-i gâiyye… Bir eserin meydana gelmesi için gerekli şeylere alel-itlak “illet” denir. Bir eser amacı, hedefi olmadan meydana getirilemez. Şu halde hedef bir illettir. Ona “illet-i gâiyye” denir. Molla Camî çocuğunun nahiv eğitimini hedefliyor kitabı yazarken ve kitabın illet-i gâiyyesi Ziya oluyor. Şüphesiz malzeme olmadan da eser meydana gelmiyor. Şu halde malzeme de illettir. Nedir aradaki fark peki? Birincisi, “illet-i gâiyye”, ikincisi “illet-i mâddiye”. Önceden kafada tasarlanan bir formu, şekli, heyeti de olmalı bir eserin; gelişi güzel olmaz. Buna da “illet-i sûriyye” adı verilirmiş eskiden. Peki, müessirsiz eser olur mu? el-Cevap olmaz, tabii. Eserden müessire intikal bedihidir zaten. Nitekim Sâni'in varlığını da san'atıyla, masnûâtıyla bilmiyor muyuz? Şu halde faile de “illet-i fâiliyye” demek gerekir. Genelde filozoflar böyle dört illetten bahsederler. Ancak Ebu’l-Hasan el-Eş’arî gibi faili hâlık manasında kullanmazsak şu takdirde bir de illetü’l-ilel, müsebbibü’l-esbâb olarak en temel illeti de zikretmemiz icab eder. O olmadan diğerlerinin bir manası yok nitekim. Yüce Yaratıcı'nın iradesi, meşîeti, ihtiyarı da bir illet olarak belki illetlerin illeti olarak yerini almalı. Buna illet-i kaderiye dense sezadır. Peki filozoflar neden saymamışlar bunu illetler arasında. Onlara göre ALLAH fâil-i mûcibdir. Yani, kainatta sistem mekanik ve şaşmaz biçimde sebep-sonuç deveranıyla işler. Sebepler sonuçları bir başka şeye hacet olmadan determine eder. Bir i’dâd, isti’dad ve feyiz sürecinde inayet-i ilahiye vardır eşyanın geri planında; ama bildiğimiz anlamda irade-i ilahiyyeye hacet yoktur. İllet-i fâiliyye ile yetinilmez de daha sıkı bir kelamcı duyarlılığıyla illetlerin beş olduğu söylenebilir; illet-i kaderiye mi dersiniz, illet-i te’siriyye mi dersiniz; orası ıstılah işidir ve ıstılahta münakaşaya mahal yoktur; “lâ müşâhhate fi’l-ıstılah” Ali Sedâd ve babası Ahmet Cevdet Paşa’ya tekrar dönerek sözü tamamlayalım. Ali Sedâd Mizanü’l-Ukûl’ün takdimesinde babasına hitaben son cümleyi şöyle bağlıyor: “Şimdilik yazılabilen bazı parçaları takdim kılınmakla tazyi edecek bir vakitleri olduğu halde mütalaasına tenezzül idüp de maksad-ı meşruhun istihsaline el verdiği tasdik buyurulduğu halde kendimi ism-i acizaneme mensup olan Miyar-ı Sedâd ile bihakkın iftihara kesb-i liyakat itmiş add idecegim.” Takdimenin karşı sayfasında “Cevap” başlığını taşıyan, Ahmet Cevdet imzalı yaklaşık üç sayfalık bir yazı dikkat çekiyor. İlk paragrafların satır aralarında evladına karşı sorumluluğunu yerine getirmiş bir babanın hak edilmiş gönül rahatlığı okunuyor: “Mukaddeman Maârif-i Umûmiye Nezaret-i Celilesi dairesinde teşkil olunan komisyonun tensib ve teklifine mebni Mekatib-i Umumiyyede tedris içün ilm-i mantıktan lisan-ı Osmanî üzere bir risale telif etmiştim. Sen o zaman munhasıran ulûm-i riyaziye ve hikmet-i tabîiyye ile meşgul idin. Mantık ise miyar-ı ulûm olduğundan taallümü ehem ve elzem olmak hasebiyle seni bu fenn-i celilin tahsiline teşvik içün risale-i mezkure senin namına nisbetle Miyar-ı Sedâd tesmiye olunmuş ve bu maksadı mükemmil olmak üzere fenn-i adabdan Adab-ı Sedâd nam risale dahi kaleme alınmış idi. Şimdi ilm-i mantıktan bir risale telifine muvaffakiyetin Miyar-ı Sedâd’ın telifine masruf olan sa’y ve emeğimin mükâfatı ad olunabileceği cihetle bence ne mertebe mucib-i mesâr ve iftihar olacağının beyan-ı tafsiline hacet göremem. Evvel be evvel riyaziyat ile uğraşmakta hata etmemiş ve bir yanlış yola gitmemiş olduğunuz dahi bu eseriniz ile sabit olmuştur.” Son cümleyi okuduğunuzda ise, buyurgan ve minnetsiz üslubun ardında saklanan bir takdir hissiyle Ali Sedâd’dan ödünç masum bir şımarıklık duygusu belirir içinizde: “Heman kitabını ikmale çalış. ALLAH muvaffak eyleye.” Talha Hakan Alp Talha Hakan Alp Darul Hikme
|