Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Kasr-ı Hindûvan'dan Kasr-ı Ârifan'a Büyük Dönüşüm-- EKİM 2007- AHMET MAHMUT UNLU  (Okunma Sayısı 1174 defa)
tanyurd
"YORULUNCAYA KADAR DEĞİL ŞEHİT OLUNCAYA KADAR MÜCADELEYE DEVAM"
MODERATÖR
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 54
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3963


dünya sürgün yeri bende sürgündeyim


WWW
« : 11 Ocak 2009, 17:05:22 »




Kasr-ı Hindûvan'dan Kasr-ı
Ârifan'a Büyük Dönüşüm
Ahmet Mahmut ÜNLÜ



   
Kasr-ı Hinduvân'dan Kasr-ı Ârifân'a Büyük Dönüşüm
Ahmet Mahmut ÜNLÜ




Kasr-ı Ârifân, Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’mizin müessisi olan Hâce Muhammed ibn-i Muhammed ibn-i Muhammed Bahâuddîn Şâh-ı Nakşibend el-Üveysî el-Buhârî (Kuddise sirruhû) Hazretlerinin doğduğu köyün adıdır. Buhârâ’ya on altı kilometre yakınlıkta olan bu köyün önceki adı ise Kasr-ı Hinduvân idi. Daha doğmadan geleceği müjdelenen Şâh-ı Nakşibend (Kuddise sirruhû) Hazretleri, manevî makamlarda yükselişini tamamladı ve nihayet kendisine tarîkatların en üstünü bahşedilen veliler başbuğu oldu. Onun irşâdıyla Kasr-ı Hinduvân Kasr-ı Ârifân’a dönüştü. İşte Kasr-ı Arifan isimli bu dergi de böylesine büyük bir dönüşümün vasıtası olacaktır.


Allâh-u Te'âlâ’ya sonsuz hamd-ü senâda ve Rasûlüne sınırsız salât-ü selâmda bulunduktan sonra bizleri siz okurlarımızla yeniden buluşturan Kasr-ı Ârifân dergisinin hazırlanmasına bizleri muvaffak ettiği için Rabbimize tekrar tekrar şükrederiz. Bu yazımı üç konu üzerine yoğunlaştırmak istiyorum ki, bunların birincisi; dergimizin adının açılımı, ikincisi; böyle bir dergiye ihtiyaç duyulma nedeni, üçüncüsü de; idrakiyle müşerref olduğumuz Ramazan-ı Şerîf ayının son on gecesini, özellikle Kadir gecesini ve Fıtr Bayramınızı tebrikle alakalı olacaktır.

Malumunuz vechi ile Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’mizin müessisi olan Hâce Muhammed ibn-i Muhammed ibn-i Muhammed Bahâuddîn Şâh-ı Nakşibend el-Üveysî el-Buhârî (Kuddise sirruhû) Hazretlerinin doğduğu köyün adı Kasr-ı Ârifân’dır. Buhârâ’ya on altı kilometre yakınlıkta olan bu köyün önceki adı Kasr-ı Hinduvân idi. Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin büyük şeyhi (şeyhinin şeyhi) olan Hâce Muhammed Baba Semmâsî (Kuddise sirruhû) Hazretleri bu köyde bulunan halifesi Seyyid Emir Külâl (Kuddise sirruhû) Hazretlerini ve ihvânını ara sıra ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerinin birinde o köyde yakında bir çocuk doğacağını, onun tarîkatte kendisine uyulan bir imam olacağını ve onun sebebiyle Kasr-ı Hinduvân’ın, Kasr-ı Ârifân (Allâh’ı bilen ârif kişilerin köşkü) olacağını bildirmişti. Diğer bir ziyaretinde ise o çocuğun kokusunun yoğunlaştığını ve doğmuş olabileceğini haber vermişti ki, Hâce Semmâsî (Kuddise sirruhû)nun müridlerinden olan Nakşibend Hazretlerinin babası Muhammed ibn-i Muhammed (Kuddise sirruhû) Hazretleri henüz kundakta olan Şâh-ı Nakşibend (Kuddise sirruhû) Hazretlerini getirip kucağına koydu ve bereketli dualarını aldı. Böylece Muhammed Baba Semmâsî (Kuddise sirruhû) Hazretleri Şâh-ı Nakşibend (Kuddise sirruhû) Hazretlerinin manevî terbiyesini halifesi Seyyid Emir Külâl (Kuddise sirruhû) Hazretlerine havâle etti ve: “Bu yavrunun manevî eğitiminde bir kusur gösterirsen sana hakkımı hela etmem” dedi. Böylece Şâh-ı Nakşibend (Kuddise sirruhû) Hazretleri on sekiz yaşlarına kadar Muhammed Baba Semmâsî (Kuddise sirruhû) Hazretlerinin manevî gözetimi altında bulundu. Onun vefatından sonra ise vasiyeti üzere Şâh-ı Nakşibend (Kuddise sirruhû) Hazretlerinin terbiyesini Seyyid Emir Külâl (Kuddise sirruhû) Hazretleri üstlendi ve bu vasiyeti hakkıyla îfâ etti.

Aslında üveysi olduğu için kendisinden uzun yıllar önce vefat etmiş olan Hâce-i Hâcegân Abdülhâlık-ı Ğucdüvânî (Kuddise sirruhû) Hazretlerinin ruhaniyetinden yetişmiş olan Şâh-ı Nakşibend (Kuddise sirruhû) Hazretleri, Hâce Semmâsî (Kuddise sirruhû) Hazretlerinin daha o doğmadan önce haber verdiği üzere manevî makamlarda yükselişini tamamladı ve nihayet kendisine tarîkatların en üstünü bahşedilen veliler başbuğu oldu ve onun irşâdıyla Kasr-ı Hinduvân Kasr-ı Ârifân’a dönüştü.

Hinduvan’dan Arifan’a Dönüşümün Hikâyesi

Şimdi dergimizin ismiyle münasebetine gelince; bu mübarek isimle ve sâkinleriyle teberrük maksadımızın ötesinde bu dergi bir inkılâbın (dönüşümün) göstergesidir ki, böylece biz kötüden iyiye, kötü niyetlilerden iyi niyetlilere, evvelce yanımıza yanaşamazken 28 Şubat sürecinin şaşkınlığından yararlanarak etrafımıza nüfûz etme fırsatı bulan çete bozuntusu asalaklardan, evvelden beri Allâh için hizmet edenlere hizmet sahası açmaya, İslâmiyeti maddî menfaatlerine âlet edip, bizim gibi iyi niyetli insanları basamak kullanarak medya patronu olmaya özenenlerden, kendi cebinden harcamalar yaparak bu dîni azîz kılma gayesi taşıyanlara kavuşmuş bulunmaktayız. Ayrıca Kasr-ı Ârifân’da doğan nur, evvelkiler gibi sönmeyip kıyamete kadar yaşayacağı gibi, bu dergi de öncekiler gibi kesintiye uğramayıp, biiznillâhi Te'âlâ kurucularının iyi niyeti sayesinde sürekli olsun diye bu isimle adlandırılmıştır. Allâh-u Te'âlâ cümlemize niyetlerimize göre muâmele buyursun. Âmîn! Burada Üstâdımız Hacı Mahmud Efendi (Kuddise sirruhû) Hazretlerinden defâatle işittiğim Hâce Attâr’a (Kuddise sirruhû) âit şu beyti sizinle paylaşmadan edemeyeceğim:


Ârif an bâşed ki gerded Hak şinâs,
Her ki ârif nîst nebved cins-i nâs. (1)

Ârif o kimsedir ki, Hakk’ı tanıyan biri olmuştur,
Ârif olmayan ise insan cinsinden olmamıştır.

İşte biz de bu vesileyle hakkı tanıyacağımıza, her hak sahibine hakkını vereceğimize ve haktan ayrılmayacağımıza Allâh-u Te'âlâ ‘nın muvaffak kılması ile söz veriyoruz. Bu dergiye ihtiyaç duyulma nedenine temas edecek olursak; bilindiği üzere bu hizmetler boşluk kabul etmez. Bir süre “izle, gör” muamelesini takip ettiysek de, baktık ki, bir takım eskimiş yüzler ve insanlara verecek hiçbir şeyleri bulunmayan cahiller çeşitli vesilelerle vitrin değişikliği yaparak ve Üstadımız Hacı Mahmud Efendi (Kuddise sirruhû) Hazretlerini istismar edip maddî menfaatlerine âlet ederek ortalığı ifsada devam etme kararlılığındadırlar. Ve milleti aptal sanmaktadırlar. Hâlbuki cemaatimiz, senelerce dinledikleri sohbetler sayesinde hakkı batıldan, dostu düşmandan ayıracak kabiliyettedirler. Ancak Müslüman’a yakışan hüsn-ü zan sıfatına sahip olduklarından dolayı meseleleri tam araştırmadan nihaî kararı vermeyecek kadar da ağırbaşlıdırlar. Bir de insanlara gidecekleri yeni bir adres gösterme imkânına sahip değilken, eski yollarını kapatmak, kâr-zarar hesabı yapanlar nezdinde pek kârlı görülmemektedir. Bu yüzden onlar yeni bir adres beklentisindeydiler. Biz de cemaatimize, soranlara yeni bir adres gösterme imkânına sahip olsunlar diye bu dergiyi hazırlama lüzumu hissettik. Yine böylece elindeki kalemi Ehl-i Sünnet ulemâsı aleyhine kullanmayı bir şantaj aracı yapan zır câhillere hadlerini bildirmek boynumuzun borcuydu.

İlim, İslâm’ın Hayatıdır Ve Dinin Direğidir
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “İlim, ibadetten ve amelden daha faziletlidir. İlim, İslâm’ın hayatıdır ve dinin direğidir. İlim dindir. İlim hem benim, hem benden önceki bütün peygamberlerin mirasıdır. İlim her ayıbı örter. Âlim ile âbid sıratta buluştuğunda, ibadet ehli olan zâta: ‘Cennete gir, ibadetinle nimetlen’ denilirken, âlime: ‘Burada dur ve sevdiklerine şefaat et, çünkü sen kime şefaat edersen mutlaka şefaatin kabul edilecektir’ denilir. Böylece o, peygamberler makamında bulunur. Âlim yeryüzünde ALLAH’ın eminidir. Âlim yeryüzünde ALLAH’ın sultanıdır, onun hakkında konuşan kesinlikle helâk olmuştur. Âlimler ümmetimin eminleridir. Âlimler yeryüzünün kandilleridir, peygamberlerin halifeleridir, benim de, bütün peygamberlerin de vârisleridir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Gök ehli onları sever, öldüklerinde kıyamet gününe kadar denizdeki balıklar bile onlar için istiğfar eder. ALLAH bir kuluna hayır dilerse, ona dinde fıkıh ilmi verir. İlim talep edenin bu tahsili, geçmişine keffâret olur. İlim üzere uyumak, cahilken namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Kıyamet günü âlimlerin mürekkebiyle şehitlerin kanı tartıya konduğunda, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelecektir. Kendisinden faydalanılan bir âlim, bin âbidden hayırlıdır. İlim tahsilinde olana melekler kanatlarını gerer. İlim talibi ALLAH indinde ALLAH yolunda cihat edenden üstündür. İlim talibi, İslâm’ın temelidir, ecri peygamberlerle birlikte verilecektir. İlim üstünlüğü ibadet üstünlüğünden hayırlıdır. ALLAH-u Te'âlâ ve melekleri, yuvasındaki karıncalar ve denizdeki balıklara varıncaya kadar bütün yaratıklar, insanlara hayır öğreten kimseye salât ederler. Âlimin âbidden üstünlüğü, benim sizin en aşağınıza karşı üstünlüğüm gibidir. Âlimlerle oturmak ibadettir. Âlimlere değer verin, çünkü onlar gerçekten peygamberlerin vârisleridir, onlara değer veren muhakkak ALLAH’a ve Resulü’ne ikram etmiş olur. Cennet ehli cennette bile âlimlere muhtaç olacaktır. Âlimler gökteki yıldızlar gibidirler ki, kara ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunur. Kıyamet günü ilk şefaati peygamberler, sonra âlimler, sonra şehitler yapacaktır. Hangi bir genç ilim ve ibadet talebinde yetişir ve büyürse, Allâh-u Te'âlâ ona kıyâmet günü yetmiş iki sıddîk sevâbı verir. Ümmetimin en hayırlıları âlimleridir, âlimlerin en hayırlıları ise merhametlileridir. ALLAH-u Te'âlâ cahilin bir günahını affetmeden âlimin kırk günahını bağışlar. Âlimin günahı bir günahtır, cahilinki ise iki günahtır. Âlimin bir rekâtı, cahilin bin rekâtından hayırlıdır. Âlimin yatağında yaslanıp ilme çalıştığı bir saat, âbidin yetmiş senelik ibadetinden hayırlıdır. Âlimleri karşılayan, muhakkak beni karşılamıştır, âlimleri ziyaret eden gerçekten beni ziyaret etmiştir, âlimlerle oturan kesinlikle benimle oturmuştur, benimle oturan ise sanki Rabbimle oturmuş gibidir” (2) buyurmuşken, İslâmî mecmualarda âlimler nasıl tenkit edilebilir ve Müslümanlar nasıl böyle bir neşriyatı okuyabilir. Ve diğer âlimler hâlâ bu dergilerde nasıl yazabilir.

Gayemiz “Ehli Sünnet Alimlerini Müdafaa” Şimdi bu cahil editörler, “Bu hâdisler çok takva sahibi olan özel âlimler hakkındadır” diyebilirler. Hâlbuki Hammâd, İbrahim, Alkame ve Abdullah ibn-i Mesûd (Radıyallâhu anhüm) vasıtasıyla Ebû Hanife (Radıyallâhu anh)ın, Müsned’in de rivayet ettiği şu hâdis-i şerif konuyu vuzuha kavuşturmaktadır: “ Allâh-u Te'âlâ kıyâmet günü âlimleri toplayacak ve: ‘Ben hikmetimi (ilmimi) sizin kalplerinize koydumsa, mutlaka size hayır dilediğim için, siz(in bunu hak ettiğinizi) bildiğim için ve sizi bağışlamak istediğim için koydum. Haydi, cennete gidin. (Günah namına) sizde olan her şeye rağmen, Ben sizi kesinlikle bağışladım. Ben bir şeye aldırmam” (3) buyuracaktır.
Şimdi insafla düşünelim; ömrü hayatı ilim meclislerinde geçen insanların birkaç hatası dillendirilerek onlara hakarete yeltenmek bir Müslüman’ın işi olabilir mi? Hâlbuki İbn-i Mesûd (Radıyallâhu anh) hadîsinde: “Allâh-u Te'âlâ peygamberlerden söz aldığı gün, her âlimden de mutlaka (ilmi tebliğ edeceğine dair) söz almış ve ona şu sözü vermiştir ki; ilim meclislerinde oturması nedeniyle onun bütün kötü amellerini kaldıracaktır.” (4)
Peki âlimin keffâreti ilmi iken, bu câhillerin keffâreti ne olacaktır? İşte bu dergi ulemaya hakaret edenlere rağmen âlimlere ikram etme ve hak ettikleri değeri verme gayesiyle hazırlanmaktadır. Bu faziletlerden mahrum olan âlimler ancak Ehl-i Sünnet dairesinin dışında kalanlardır ki, onlar zaten bizim mevzûmuzun haricîndedirler.
Sizlerden istirhamımız, dinin temelini teşkil eden ulemaya sahip çıkmanız ve bu gibi dergileri okuyup okutarak ilme ve ulemaya verdiğiniz değeri ortaya koymanızdır. Yolumuzun sahibi velinimetimiz Büyük Şeyh Efendi (Kuddise sirruhû) :

Şerî’at hâmili e’lem zevâtı,
Dahi âlim olan fıkha zevâtı,
Kezâlik hâmili Furkan zevâtı,
Ziyade ta’zim eyle bul necâtı.
Bu ta’zimle azîz Hakk’a gidelim,
Cemâl-i bâ kemâle seyredelim. (5)

“Şerîat ilimlerini taşıyan âlim zâtlara, fıkıh ilmine vâkıf olanlara ve hâfızlara son derece saygılı ol ki kurtulasın” buyurarak yolumuzun kaidelerini açıklamışken, Üstâdımız Hacı Mahmud Efendi (Kuddise sirruhû) Hazretleri hâfızları bile ayakta karşılayıp kapıya kadar uğurlarken, âlimlerin aleyhine faaliyet gösterenler bu yolu nasıl temsil edebilirler?! Artık bu kenelerden kurtulduğumuza şükredelim ve bu hizmetin kıymetini bilelim!
Bu vesileyle Kadir gecenizi ve Fıtır bayramınızı tebrik eder ve Behlül Dânâ (Kuddise sirruhû)nun şu dizelerini sizlere ithaf ederim:

Bayram, yeni elbise giyenler için değildir,
Bayram ancak azap tehdidinden emin olanlar içindir.
Bayram süslü bineklere binenler için değildir,
Bayram ancak hataları terk edenler içindir.

DİPNOTLAR
(1) Ferîdüddîn Attâr, Pend nâme; beyit no: 550
(2) Ali el-Müttakî, Kenzü’l- ummâl; no: 28657-8,61,66,68,69,71,73,76,77,79,88,90, 28711- 14,15,23,25,27,29,36,37,38,39,40,56,64,69,70,73,78,84,86,89, 28883, c. 10, sh. 132-170 [/color]
Logged


Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: