ikrami
Moderator
Allah Razı Olsun
   
Karma: 18
Offline
Mesaj Sayısı: 1220
|
 |
« : 05 Mart 2010, 20:56:46 » |
|
Zafer İshak Ensârî (Çev: Ömer Faruk Tokat)
Kur’ân-ı Kerim Hidâyet kitabı mıdır yoksa bilim kitabı mıdır? Pozitif Bilimlerle Kevnî Âyetleri Uzlaştırma Çalışmaları Kur᾿ân'ı Modern Bilimlere İndirgemenin Sakıncaları.
Baljon 1961 yılında yayınlanan "Kur᾿ân'ın Modern Tefsirleri" adlı kitabında "Kur᾿ân'ın bilimsel tefsirleri" konusuna müstakil bir bölüm ayırmıştır. 20. asrın yetmişli yıllarında Kur᾿ân-ı Kerîm'in bilimsel yorumlarını ön plana çıkaran başlıca üç tefsir çalışması öne çıkmıştı. Bu çalışmalar, kendi "tefsir" kitaplarında bilimsel boyuta büyük önem veren Zehebî, Şarkâvî ve Johnson'a aittir. Bu makale o çalışmaların bir değerlendirmesini yapacak, diğer âlimlerin değindiği konulara bir ölçüde değinecek ve geçen asrın son çeyreğinde boy gösteren bu bilimselci yönelimi inceleyecektir. Yazar Arapça, İngilizce ve Urduca bilmesi hasebiyle daha çok bu üç dilde yapılan çalışmalar üzerine yoğunlaşacak ve Arap dünyasından, Güney Asya'ya, oradan İngilizce konuşulan ülkelere uzanarak bu meyanda yapılan çalışmaların bir değerlendirmesini yapacaktır. Kur᾿ân Hidâyet Kitabı mıdır Yoksa Bilim Kitabı mıdır? 18. asır, Müslümanlarla Avrupalılar arasında öteden beri var olan mücadelede bir dönüm noktasıdır. Fransızların 1798'de Mısır’ı işgal etmesi iki taraf arasındaki güç dengesini tersyüz etmiştir. Bu asır boyunca Müslümanlarla Avrupalılar arasında yoğun bir etkileşim ortamı oluşmuştur. Bu etkileşimin büyük oranda Müslümanların toprakları üzerinde gerçekleştiği malumdur. Zira Müslümanlar çok da hazırlıklı olmadıkları bir vasatta birden kendilerini Avrupalılarla karşı karşıya bulmuştu. Bu karşılaşma ve bunun doğal sonucu olan etkileşim yalnızca askerî saha ile sınırlı kalmayıp bilginler, doktorlar, mühendisler, tâcirler ve yöneticilere kadar toplumlara yön veren bütün iktidar gruplarını çekim alanı içine almıştı. Yine bu süreç içinde Müslümanların bazı Avrupa ülkelerini görmüş olmaları, hayat tarzları, müesseseleri ve yönelimleriyle ilgili düşüncelerinin kısmen de olsa biçimlenmesine sebep olmuştur. Müslümanlar, Avrupa uygarlığında hoşlanmadıkları unsurlara şahit oldukları gibi hoşlandıkları farklı yönler de bulmuşlardı. Modern Avrupa’nın genel gelişimi ve ilerlemesi hususunda Müslümanları en fazla cezbeden nokta, Avrupalıların güçlenmesinde ve gelişmesinde temel bir unsur olarak gördükleri, bilgi sahasında özellikle de bilim ve teknoloji alanlarında Avrupa’nın kaydettiği ilerlemedir. Zaman geçtikçe Müslümanlardan artan sayıda bir topluluk modern Avrupa ilimlerinin özellikle de bilgi ve teknolojinin kavranmasının bir ihtiyaç olduğunu düşünmeye başladı. Böyle bir ihtiyaç tespitinin teorik ve pratik çeşitli sebepleri vardı. Teorik itibarları bir tarafa bırakırsak, pratik açıdan modern bilginin elde edilmesi Müslümanlar için, sürekli artan askerî sahadaki acziyeti tersine çevirmek ve iktisadi durgunluğu ve geriliği aşmak için varolan yegâne araç olarak görüldü. 19. asır boyunca Müslümanlar arasında, “modern Avrupa biliminden faydalı gördükleri tarafları alma” temâyülü artmaya başladı. Müslüman düşünür ve yöneticilerden bir grup bunu hayatî bir ihtiyaç olarak gördüler. Sultan II. Mahmud (1839), Mehmed Ali Paşa (1849), Tunuslu Hayreddin (1889), Rifâ‘a et-Tahtâvî (1871), Cemâleddin Efgânî (1897), Muhammed Abduh (1905), Seyyid Ahmed Han (1898) bu akımın önde gelen isimleridir. Sayılan bu isimlerin hemen hepsi hararetli bir şekilde batılı bilgiyi teşvik ettiler ve batılı bilginin propagandasını yaptılar. Siyasi erki elinde tutanlar, ilmî sahadaki durumları iyileştirmek gerektiğini düşünenler ve Avrupa'da şahit oldukları görüş ve kurumlardan etkilenenler, reform uygulamalarının müstacelen başlaması gerektiğini ileri sürdüler. Kur’ân-ı Kerim'in bilimsel tefsiri konusundaki modern yaklaşım –bize göre- Müslümanlar arasında pozitif bilimleri teşvik etmeyi hedefleyen tartışmalar doğurmuştur. Sözkonusu yaklaşımı benimseyenlere göre, "Kur’ân-ı Kerim'in bilimsel gelişmeler ışığında tefsir edilmesi Müslümanlar için hayatî önemi haizdir. Üstelik bu, kerih bir şey olmayıp övülmesi ve yaygınlaştırılması gereken bir iştir". Zaman ilerledikçe, birazdan da göreceğimiz üzere, bu yaklaşımın gerekliliğini vurgulamak için yeni deliller ve gerekçeler buldular. Bu gerekçelerden biri, Kur'ân ve Sünnet'in, nüzul ve vurûdundan asırlar sonra, yalnızca modern dönemde keşfedilen birçok bilimsel gerçeği içeriyor olmasıdır. Bu akıma mensup aydınlar ve ilim adamları bilimsel gerçekleri içerdiği düşünülen âyetlerin Kur’ân'ın i‘câzının açık ve net delilleri olduğunu ileri sürdüler. Öne sürdükleri delillerden biri de şuydu: "Kur’ân evrenin yaratılışına ilişkin esasî hakikatleri büyük oranda içermektedir. Bundan da öte Kur’ân "big-bang" teorisi gibi devasa bilimsel kanunları ve gerçekleri muhtevidir." Ayrıca Kur’ân'ın yalnızca sınırlı insan bilgisini içermeyip aynı zamanda ALLAH'ın nâmütenâhî/sınırsız bilgisini muhtevi olduğunun altını çizdiler. Yukarda zikredilen hususlardan hareketle bazı Müslüman ilim adamları şöyle demeye başladı: “Kur’ân-ı Kerim yalnızca ALLAH'ı, âhiret hayatını, insan hayatını belirleyen esasları içeren bir kitap olmayıp aynı zamanda bilimsel bilgiler sahasında da itimat edilmesi gereken bir kaynaktır.” Öte yandan 1400 yıllık süreç içinde yapılan Kur’ân tefsirlerindeki belirleyici hâkim tema ise Kur’an-ı Kerim'in, insanın dünya ve âhiret saadeti için ihtiyaç duyduğu hidayeti içeren bir kitap olmasıdır. Bu ise tefsir yaparken evleviyetle imana ve bunun gereği olarak da imanın muhtevasına odaklanmayı gerektirir. Klasik tefsirlerin merkeze aldığı diğer bir tema ise hayatta istikamet üzere yaşamaktır. Nitekim bildiğimiz gibi "İman edenler ve salih amel işleyenler" şeklindeki Kur’ân âyeti bu meyandaki birçok âyetin özetidir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim'in merkeze aldığı esas noktanın iman ve amel-i salih birlikteliğiyle oluşan sırat-ı müstakimi açıklamak olduğunu söylemek mümkündür. Zehebî, çalışmasında "kadim İslam aklı geleneği"nde “Kur’ân'ın bilimsel tefsiri"nin köklerini bulmaya çalışmış fakat bu akıma malzeme sunabilecek Gazzâlî, Celâluddîn es-Süyûtî ve Ebu'l-Fadl el-Mursî'yi fark edememiştir. Ancak bu noktada şu hususun altını çizmek önemlidir: Mezkûr üç âlimin, Kur’ân'ın sınırlı bilimsel hakikatlerin bilgisi için bir kaynak olabileceği şeklinde anlaşılabilecek bazı ifadeleri olmakla birlikte bunlar kesin olmayan muğlâk ifadelerdir. Müslümanların Geri Kalmasıyla Kevnî Âyetlerin İhmal Edilmesi Arasında Bağlantı Kurmak Bilimsel tefsir akımı 19. asrın son yarısında Müslüman ilim adamlarının yaptığı bazı çalışmalarla kendisini ifade zemini buldu. Bu ilim adamlarından biri Mısırlı fen bilimcisi Muhammed b. Ahmed el-İskenderânî'dir. el-İskenderânî, "Keşfü'l-Esrâri ‘ani'n-Nûrâniyeti'l-Kur’âniyye fî mâ Yete‘allaku bi'l-Ecrâmi's-Semâviyye ve'l-Ardiyye (Yeryüzü ve Gökyüzü Gezegenleriyle İlgili Kûr’ânî Nurların Sırlarının Keşfi)" adında 1880 yılında Kahire'de bir kitap yayınladı. Ayrıca 1883 yılında İstanbul'da "Tibyânu'l-Esrâri'r-Rabbâniyyeti fi'n-Nebâti ve'l-Me‘âdini ve'l-Havâssi'l-Hayevaniyye (Bitki, Maden ve Canlıların Oluşumuna Dâir Rabbânî Sırların Açıklaması)" adında başka bir çalışma yayınladı. Her iki kitapta da yazar, Kur’ân âyetleri ışığında fizik bilimleriyle ilgili meseleleri ele aldı. Bu akımı Mısır'da "Riyâdu'l-Muhtâr" kitabının müellifi Gazi Ahmed Muhtâr, aynı zamanda bir tabip olan Abdullah Fikri Paşa, "ed-Dinu fî Nazari'l-Akli's-Sahîh" (Kahire 1323h.) kitabını yazan Muhammed Tevfîk Sıdkı (1920), "el-İslâmu ve't-Tıbbu'l-Hadîs" (Kahire, 1938) kitabının müellifi Abdülaziz İsmail temsil etti. Bununla birlikte bu akım Tantâvî Cevherî'nin kitaplarıyla, özellikle de "el-Cevâhir fî Tefsîri'l-Kur’âni'l-Kerîm" (1940) adlı tefsiriyle tebellür etti. Bu kitap 26 ciltten oluşan hacimli bir çalışmadır. Cevherî Kur’ân'da evren fiziğiyle açıkça ilişkili olan 750 âyetin varlığından sözeder. Bunlara ilâveten doğrudan olmasa da yine bu sahayla ilgili başka âyetlerin olduğunu söyler. Cevherî ayrıca, hukuka ilişkin Kur’ân âyetlerinin sayısının yüz elliyi geçmediğini söyler. “Kur’ân'da merkezî bir yer tutan doğa bilimleri konusunu” bilmedikleri için Müslüman âlimleri kıyasıya eleştirir. Ona göre, Müslüman âlimler, fen bilimleri yerine ondan çok daha talî derecede olan şer’î ahkâm ile meşgul olmuştur. Cevherî muhtelif vesilelerle ve hararetli bir şekilde Müslümanları önceliklerini değiştirerek fen bilimlerine önem vermeye çağırır. Aşağıdaki alıntı, Cevherî'nin bu konuyla ilgili görüşlerini ve duygularını ifade ederken ne kadar hamasî davrandığını göstermektedir: "Ey Müslümanlar! Mirasla ilgili birkaç âyet vardır ve bunlar da matematiğin sadece bir bölümüyle ilgilidir. Peki, dünyanın bütün harikalarını toplayan 750 âyeti ne yapacaksınız? Bilgi çağındayız. İslam'ın nurunun bütün berraklığıyla parladığı bir asırdayız. Kur’ânî ilerleme zamanındayız. Neden kozmik yapıyla ilgili âyetlere eslâfımızın mirasla ilgili âyetlere önem verdiği kadar değer vermiyoruz? Ancak artık şunu söyleyebiliriz: ALLAH'a şükürler olsun ki bu tefsirde, bilimlerin özünü okuyacaksınız. Şüphesiz bu bilimleri okumak ahvâl-ı şahsiyye bilgilerini okumaktan daha yücedir. Çünkü kozmik bilimler bilgiyi artırarak imanı derinleştirmeyi hedeflediğinden her ferd için zorunlu olan bir farz-ı ayndır. Hâlbuki ahvâl-i şahsiyye bilgileri farz-ı kifâyedir." Güney Asya âlimleriyle kıyasladığımızda Kur’ân'ın bilimsel tefsirine çağrı hususunda Mısırlı âlimlerin daha önde olduğu anlaşılmaktadır. Güney Asya'da Seyyid Ahmed Han pozitif bilimler sahasına dalmıştı. Dinî görüşleri o günkü konjonktürün egemen bilimlerinin izlerini taşımaktadır. Doğrusu dindaşlarına göre o bu eğilimde büyük mesafe kat etmişti. Öyle ki o zaman Seyyid Ahmed Han’ı alaya alarak "nûhârî (doğacı)" lakabını taktılar. Seyyid Ahmed Han, Kur’ân âyetlerinin çoğunu pozitif bilimler çerçevesinde tefsir etmişti. Mucizeleri anlatan âyetlerin hepsini bu minvalde yorumlamıştı. Ayrıca o, ilmî hakikatlere ulaşmak için temel olarak semâvî kitapların ayetlerinin yerine bilimsel yönteme tâbi olunması gerektiği sonucuna varmıştı. Bu yüzden Ahmed Han din-bilim çatışmasından doğan meselelerle uğraşmak durumunda kaldı ve din-bilim paralelliğini sağlayan kaideler vazetme hususunda yorucu çalışmalar yaptı. Edindiği yöntem şöyleydi: Doğa ALLAH'ın sun‘udur. Kur’ân da -bütün Müslümanların inandığı üzere- ALLAH'ın kelamıdır. Ahmed Han, bu ikisinin arasında bir çatışma olduğunda bu çatışmanın çözümünü sağlayan belirli kaideler koydu. Ahmed Han'ın tefsirinde konuyla ilgili bahisleri ve diğer çalışmalarını incelediğimizde onun, ALLAH'ın kelâmı yerine ALLAH'ın sun‘unu (doğayı) öncelediğini görmekteyiz. Zamanla İslam-bilim ilişkisine dair Müslüman düşünürlerin zihnindeki bulanıklık daha da arttı. Bu yönelimin gelişmesi gerek İslam ve bilim konusunda gerekse Kur’ân âyetlerinin pozitif bilimleri içeren meselelerle açıklanması hususunda farklı temayüllerin türemesine sebep oldu. Modern islâmiyat çalışmalarında gittikçe daha sık karşımıza çıkan konulardan biri Kur’ân'ın daha fazla bilgi edinmeye teşvik ettiğidir. Bu bakış açısının açıklanması için ALLAH'ın kâinattaki işaretleri olarak doğal fenomenleri içeren ya da doğal olgulara bakmaya ve onların üzerinde düşünmeye teşvik eden âyetlere değinilir. Bir başka ifadeyle, bu âyetler şunu açıklamak için okunur: İnsan, doğa fenomenlerine dikkatlice baktığında ve düşündüğünde ilmî bilgileri artar ki bu müstehap olan bir hedeftir. Dolayısıyla bilgiye sahip olmak yalnızca evrene ilişkin bilgiyi artırmayı hedeflemek değil, aynı zamanda insana sevap getiren bir ameldir. Bundan da öte dînî bir vecibedir. Bu yaklaşım Güney Asyalı şair ve filozof Muhammed İkbal'in (1938) dilinde güçlü bir şekilde ifadesini bulmuştur. İkbal bu yaklaşıma muhtelif şiirlerinde değinmekle birlikte en etkileyici şekli "Tecdîdü'l-Fikri'd-Dînî li'l-İslâm" adlı kitabında görülmektedir. İkbal ALLAH'ın varlıktaki işaretlerini doğa olgularıyla açıklayan ve insanı bu olgular üzerinde düşünmeye çağıran âyetler üzerinde durmuştur. Bu çalışmasında günümüz fikir ve ilim adamlarının seçtiği ayetleri incelemiş fakat o, bu âyetlere daha büyük bir ilgi göstermiştir. Başlangıçta bu âyetler Müslüman aklın şekillenmesine önemli katkıda bulunmuş ve daha sonra insanlık tarihinde büyük iz bırakmıştır. İkbal’e göre, Kur’ân'ın evreni derin düşünmeye teşvikteki esas gayesi, insanda bu sahayla ilgili bir bilinç ve şuur oluşturmaktır. Bundan dolayı doğal olgular böyle bir bilincin oluşmasında birer işaret levhasıdır. İkbâl tabiatla ilgili derin düşünceye teşvik eden âyetlerin İslam kültürünün hakikî ruhunu temsil ettiğinin altını çizer. Sözü edilen âyetler insanın düşüncesini mütenâhî (sınırlı) ve algılanabilir olan üzerine yoğunlaştırır. Bu hususiyet İslam düşüncesi ve medeniyetini, başlangıçta etkileşim içinde olduğu Grek düşünce geleneğinden ayıran temel bir vasıftır. Zira Yunan düşüncesinin temel ihtimamı hakikatten daha çok teoriye odaklanmaktaydı. İkbal'in bu bakış açısını açıklayan sözlerine bakalım: "Kur’ân-ı Kerim, nihaî hakikatin alâmetlerini bir bütün olarak tabiatta görmektedir. Nitekim bu alametler insanın bakışına ve algısına açıktır. Müslümanların görevi bu alametleri tefekkür etmek olup -kör ve sağırlar misali- sathî olarak bakıp geçmek değildir. Çünkü dünyada bu alâmetlere bigâne kalan, ahiret hayatının hakikatlerine karşı da kör olacaktır. Algılanabilir olanla ilgili bu yönelim ve beraberinde derin tefekkür, evrenin aslı itibariyle dinamik (sınırlı ve genişleyebilen) olduğunu idrak eder. Bu yaklaşım sonuçta İslam düşüncesiyle, Müslümanların düşünce hayatının başlarında kendisinden çok şey aldığı Yunan düşüncesini karşı karşıya getirmiştir. " Dolayısıyla yukarda belirttiklerimizden hareketle şunu söylememiz garip olmayacaktır: İkbâl, "İslâm’ın milâdının" istikrâi (tümevarımsal) düşüncenin doğuşu mesabesinde olduğunu kabul etti. O, Müslüman âlimlerin matematik, astronomi, fizik, kimya gibi muhtelif bilim dallarına yaptıkları katkıların ve çeşitli bilgi sahalarına ait belirli alanlardaki çalışmalarının öneminin farkındaydı. İkbâl'i heyecanlandıran ve coşturan şey, insan aklının gelişiminde İslâm'ın tarihi rolüne ilişkin tasavvurudur. İslâmî esasların ilhamının etkisiyle, tarihte İslam'ın merkezî rolünün, modern zamanlarda kaydedilen bilimsel ve ilmî sonuçların hepsinin esasını oluşturan ilmî yöntem ve ilmî ruhun gelişmesine bir sebep olmasıydı. İkbâl'ın altını çizdiği bu husus İslam–bilim meselesi ile ilgili modern İslamî tartışmaların ayrılmaz bir parçası oldu. Bu konuda yazan İslamcı düşünürlerin çoğuna göre, tabiata ait fenomenlere işaret eden veya bunlar üzerinde düşünmeye teşvik eden âyetler, Müslümanların bilimsel araştırmalara yönelmelerinin zorunlu olduğunu gösterir. Bu sahada yapılan araştırmalar İslâmî açıdan zorunluluk ifade eder. Daha önce de belirttiğimiz üzere İkbâl, Kur’ân-ı Kerim'in teşvik ettiği tabiatı derinden düşünmenin ana hedefinin tabiat karşısında insan bilincini dinamik tutmak olduğuna kanidir. Bu konuda yapılmış ve yapılmakta olan çalışmaları okuyup bunlardaki temel noktaları mülahaza ettikten sonra kişinin edindiği intiba, İkbâl'in yukarıda belirttiğimiz yaklaşımı –ki o, yalnızca azınlık elit akılların anlayabileceği mutantan ve kapalı bir üslupla şekillendirilmiştir- dinleyen ve okuyan kimselerin üzerinde kayda değer bir etki bırakmamıştır. İkbâl İslam mistisizmine ve onun ilkelerine sıkı sıkıya bağlıydı. Bu yüzden o, doğa üzerinde tefekkür etmenin insanı kaçınılmaz olarak yaratıcıya ulaştıracağını düşünüyordu. İkbâl için bu, varoluşsal bir yaklaşımdı. Diğer taraftan İkbal sonrası kuşak ise doğal fenomenleri sanki sadece bilimi uygulamak ve tabiat kanunlarını ve potansiyellerini insanın hizmetine sunmak olarak algılamıştır.
|