http://www.ebubekirsifil.com adresinden alınmıştır.
ARAŞTIRMACI YAZAR EBUBEKİR SİFİL İLE
-Hocam, umumi mânâda Ehl-i Sünnet’i nasıl tanımlayabiliriz? Veya Ehl-i Sünnet kimdir?
Ebûbekir Sifil: Bismillâhirrahmânirrahîm. Ehl-i Sünnet’i teşhis etmenin birkaç yolu var. Bunlardan birincisi geçmişte Ehl-i Bid’at fırkalarla münakaşa edilmiş meselelere bakmak. Gerek usûl-i dinde gerek usûl-i fıkıhta Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid’at fırkaları arasında yaklaşım farklılıkları var. Bu kaynak anlayışından, epistemolojiden neş'et eden bir şey. Buna bakarak bir istikamet tayini yapabiliriz. Kim Ehl-i Sünnet’tir, kim Ehl-i Bid’at’tır, bunu tayin edebiliriz. İkincisi bugün tartışılan meselelere Ehl-i Sünnet’in ilkeleri çerçevesinde bakarak kim Ehl-i Sünnet’in yanındadır, kim karşısındadır, bunu tesbit edebiliriz.
İmam el-Eş’arî Makâlâtu’l-İslâmiyyîn’de “Ehlü’s-Sünne ve’l-Eser” dediği bir kesimden, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in hadis ağırlıklı kolundan bahsediyor, onların görüşlerini, mümeyyiz vasıflarını zikrediyor. Bunlar arasında o dönemde mevcut Ehl-i Bid’at fırkalarla Ehl-i Sünnet’i birbirinden ayıran temel hususlar var. Nedir onlar? Sahabeye saygı. Haber-i vâhid’in delil olarak alınması, mütevâtir rivayetleri geçtik haber-i vâhid’in delil olarak alınması, meşhûr ve mütevâtir hadislerle sabit olmuş amelî ve itikâdî hükümler, Sahabe'ye hürmet, havz-ı Kevser, şefaat, kabir azabı, sırat, mîzân ve buna benzer hususlarda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat diğer fırkalardan ayrı duruyor. Biz buna bugün İslam’ın modern yorumlarını dikkatte tutarak da yeni bir boyut katabiliriz. İslam’ın modern yorumları derken sadece modernizmi kastetmiyoruz. Modern çağa mahsus İslâmî her türlü yorumu kastediyoruz. Bunun içinde meâlciler ya da Kur’âniyyûn denen akım da var, bunun içinde kendilerine Selefî diyen ama Selef’le farklı düşünen insanlar var ve tabii ki bunun içinde modernistler de var. Bunların Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına aykırılık teşkil eden görüşlerini, duruşlarını İmam Eş’arî’nin çizdiği çerçevede düşünebiliriz, tesbit edebiliriz.
EHL-İ SÜNNET KİMLERDİR?
Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dediğimiz gövde üç ana koldan oluşuyor: Bunlardan birincisi Ehl-i Sünnet kelâm alimleri. Yani Mâturidiler ve Eş’arîler. İkincisi hadis alimleri, üçüncüsü de ehl-i tasavvuf. Ehl-i hadis ve ehl-i tasavvuf arasında Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in temel kabulleriyle, ana çizgisiyle, istikametiyle örtüşmeyen görüşlere sahib olanlar, zâhib olanlar var mıdır, vardır. Bunları biz Ehl-i Sünnet dışı oluşumlardan sayıyoruz. Yani ehl-i hadis arasında tecsime ve teşbihe kaçan bir grup var. Nasların zahirine sarılarak adeta müteşâbihâtı muhkemâta hakim kılacak bir tarzda teşbih ve tecsime kayan ve ehl-i hadis içersinde yer alan insanlar var.
-Müşebbihetü’l-Hanâbile değil mi?
Sifil: Genellikle öyle ifade ediliyor. Bütün Hanbeliler öyledir veya bütün ehl-i hadis Hanbeli’dir demek doğru değildir.
Ehl-i tasavvuf içersinde de batınî veya İbahiyyeci bir grup var. Ya da felsefeyle çok fazla haşır neşir olmuş, Selef’in zühd anlayışına, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in tasavvuf anlayışına felsefeyi karıştırmış bir kesim var. Bunların felsefî görüşlerine biz tıpkı diğerlerinde olduğu gibi bid’at hükmünü verebiliriz, vermemiz lazım. Dikkat etmemiz gereken şu: Muhafaza edilmesi gereken şey öncelikle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadıdır. Hz. Ali radıyallâhu anh’ın sözünü hatırlayın: Hakkı tanıyın ricâli hakka göre değerlendirin. Hakkı ricâle göre değerlendirmeyin. Dolayısıyla bizim için Hakkın tek ölçüsü Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’tir. Bu çizgiyi şâibelerden, şüphelerden, tereddütlerden ne kadar âri bir şekilde öğrenir ve özümsersek o ölçüde bid’at yaklaşımlardan, oluşumlardan, kavramlardan, kuramlardan uzaklaşma şansımız olur.
-Hocam, bu Kur’âniyyûn ve modernistlerin şu anki konumları belli ama mesela ehl-i hadis temelli günümüze ulaşan Selefî akımlara baktığımız zaman birbirlerinden bağımsız gruplar ve düşünceler görüyoruz. Acaba bu tecsim ve teşbih düşüncesinin kökenleri nedir? Neden bazı ehl-i hadis alimler bu konuda hataya düşmüşler? Bunun geçmişine inebilir miyiz?
Sifil: İmam Ebû Hanife rahimehullah diyor ki: Bize doğu tarafından iki tane bid’at geldi. Birincisi Cehm bin Safvan’ın teşbih görüşü, öbürü de Mukâtil’in ta’tîl görüşü. İmam Ebû Hanife bunu söylerken Irak coğrafyasından bahsediyor. Irak coğrafyası malum ehl-i bid’at oluşumların merkezi. Yani Hicaz’da böyle bir şey yok mesela. Onun için İmam Mâlik Medine ehlinin amelini tâli delillerden biri olarak usul-i fıkhının içine yerleştirmiş. Ama biz benzeri bir şeyi nadiren zikredenler olsa da Kûfe ehlinin ameli ya da icmaı diye bir kavram üzerinden yapamıyoruz. Çünkü Kûfe ehli homojen değil. Medine ehli homojen. Mutezile dediğimiz fikir akımı Irak coğrafyasında ortaya çıkmış, Bağdat ve Basra Mutezilesi Irak coğrafyasında ortya çıkmış. İlk Şii oluşumlar burada ortaya çıkmış. Cebrî oluşumlar burada ortaya çıkmış. İrcâ oluşumları burada ortaya çıkmış. Devletin başkenti olması hasebiyle bilhassa Abbasiler’den itibaren felsefî oluşumlar burada kendini göstermiş. Erken dönemlerde durum bu.
Özellikle Abbasiler döneminde Beytu’l-Hikme’nin kurulmasıyla birlikte felsefî görüşler İslam dünyasına hızlı bir şekilde nüfûz etmeye başlamış. Sadece felsefî değil, gayri İslâmî bütün fikirler, inançlar Hristiyanlıktan Brahmanizm’e kadar, Naturalizm’e kadar pek çok inanç ve görüş, felsefî düşünce Abbasiler döneminde İslam dünyasına girme, sızma imkanı bulmuş. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadının en güçlü müdafilerinin Irak coğrafyasında ortaya çıkmasının sebebi de budur. Yani İmam Malik rahimehullah çok fazla bu işlere girmemiş. Kelâmî mevzulara girmemiş; girmesine gerek de yokmuş. Ama İmam Ebû Hanife ve onun başlattığı ekol/çığır Kelâm meseleleriyle aktif olarak ilgilenmiş. İmam Ebû Hanife’den ve diğer Hanefi büyüklerinden Kelâm ilminin zemmine dair varid olanlar bâhusus Mutezile kelâmına yöneliktir. Çünkü erken dönemlerde kelâm dendiğinde, kelâmcılar-mütekellimîn dendiğinde Mutezile anlaşılıyordu. Onun için insanları kelâmdan sakındırırken, aslında Mutezile kelâmından sakındırıyorlardı, buna dikkat etmek lazım. Yoksa İmam Ebû Hanife’nin bugün elimizde mevcut eserlerinde kelâmî yaklaşımın temellerini çok rahat görmek mümkün.
TENZİH İLE TECSİM VE TEŞBİH KARIŞTIRILIYOR
- Ehl-i hadis içersinden çıkan tecsim ve teşbih’in temellerine dönersek…
Sifil: Evet. Tecsim ve teşbih meselesinin İslam dünyasında bir zemini yok. Yani sahabe bu meseleleri konuşmuş değil. ALLAH Teâlâ arşa istivâ etmiştir, bu istivânın mahiyeti nedir? Ya da ALLAH Teâlâ’nın eli, yüzü, vechi, gelmesi, inmesi vesâir müteşâbihât konusunda Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm da konuşmamış, sahabe de konuşmamış. Bu iki şekilde değerlendirebilir: Bir, Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tabii hali içersinde sahabe bu nassların, bu ayet ve hadislerin nasıl anlaşılması, nereye oturtulması gerektiği konusunda kendiliğinden bir kanaat sahibiydi, fıtrî olarak, tabii olarak bir duruş sahibiydi. Dolayısıyla bu meseleler üzerinde çok fazla fikir beyan etmediler, tartışmadılar, düşünmediler. Bu şu demektir: Bu müteşâbihattır, ALLAH Teâlâ hakkında zikredilen bu tür ef’al ve sıfat O’nun şanına layık bir şekilde anlaşılmalıdır. Naslarda ne ne kadar gelmişse ona o kadar inanıp ötesine geçmemek esastır.
- Hiçbir yorum yapılmaz yani.
Sifil: Hayır asla. Böyle anlamak mümkün, şöyle anlamak da mümkün. Sahabe zâten bu işlerin ne anlama geldiğini biliyordu. Yani الرحمن علي العرش الستوي ayetini okuduğunda sahabe bunun istivâ kelimesinin Arap dilindeki mütebâdir anlamını esas alarak, ilk akla gelen anlamını esas alarak nasıl anlaşılması gerektiğini biliyordu. Bu bir "istikrar"dır. ALLAH Teâlâ hâşâ arşa istikrar anlamında istivâ etmiştir. Yani ALLAH Teâlâ arşın üstündedir. Bunun için kimse tartışmamıştır bunu. İşte kendisini Selefî diye ifade eden kardeşlerimizin bir grubu bu şekilde söylüyor. Nitekim İmam Malik’ten, hatta bazı sahabîlerden, ehl-i beytten, ezvâc-ı tâhirattan nakledilen bir söz var: الاستواء معلوم والكيف مجهول istivâ malumdur, nasıl istivâ ettiği meçhuldür. İmam-ı Malik’e sorulduğunda böyle demiş: الاستواء معلوم والكيف مجهول والسؤال عنه بدعة birisi sormuş “nasıl istivâ ediyor” diye o da böyle cevap vermiş. Şimdi soruya ve cevaba iyi dikkat etmek lazım. “Nasıl istivâ etti” demiş adam. Cevap bu: “İstiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür.” Oysa adam istivâ malum mu, meçhul mü bunu sormuyor. Nasıl istivâ etti, ben de biliyorum istivâ ettiğini, ama nasıl istivâ etti? diye soruyor. Bu cevap iki şekilde yorumlanıyor. Bir: İstivâ ALLAH Teâlâ hakkında Kur’ân’da kullanılan ALLAH Teâlâ’nın zâtı hakkında sıfatı olarak kullandığı bir kelimedir. Bu mânâda malumdur. ALLAH Teâlâ arşa istivâ etmiş midir? Etmiştir. Çünkü ALLAH Teâlâ Kur’ân’da bunu haber veriyor. Peki nasıl istivâ etmiştir? İşte onu bilemeyiz. Keyfiyeti meçhul çünkü. Sadece Kur’ân’da haber verildiği için biliyoruz ki istivâ diye bir şey vardır. Ama nasıl olduğunu bilemeyiz. Bu Ehl-i Sünnet kelâm alimlerinin anlama biçimidir.
Bir de İbn-i Teymiye’nin ve takipçilerinin anlama biçimi var. Onlara göre istivâ malumdur demek “istivânın ne anlama geldiğini biliyoruz o mânâda istivâ malumdur” demektir. Yerleşmek, istikrar etmek, mekan tutmak, kurulmak bu anlamda istivâ malumdur. Ama nasıl yerleşti, nasıl kuruldu nasıl mekan tuttu, nasıl oturdu, bilemeyiz. Bu anlamda keyfiyet meçhuldür. İki farklı anlama biçimiyle karşı karşıyayız. ALLAH Teâlâ dileseydi arşa istivâsını bize daha net ifadelerle haber verebilirdi. Ebûbekir bin Arabi diyor ki: İstivâ kelimesinin Arap dilinde on küsur tane anlamı vardır. Bunlardan hangisi? el-Avâsım mine’l-Kavâsım’da anlatıyor: Bazı Hanbeliler bir yolculuk esnasında yolunu kesmişler. Israrla sormuşlar: “ALLAH nasıl istivâ etti” diye. Demiş ki: “İstivanın oturmak, mekan tutmak, yerleşmek anlamlarına geldiğini söylememi istiyorsunuz. Ama istivâ kelimesinin on küsur tane anlamı vardır. Niye bunların içerisinde diğerleri değil de bu?”
NASSLARI ANLAMAK İÇİN USUL BİLMEK GEREKİR
Dolayısıyla İslam dünyasına dışarıdan –ki bilhassa Yahudilerin teşbih/tecsim inancına kail olduğunu biliyoruz– girmiş olan bu anlayış ehl-i hadisin bir kısmına da maalesef sirayet etmiş. Bu onların nassa bağlılıklarından kaynaklanan ama imal-i fikr ile beslemediği için de yanlış bir tarafa giden bir tavır olarak ortaya çıkmış. Nassa bağlanmak, olması gereken bir şeydir. Ama bunun da belli bir kanunu, kuralı, sistemi olmalı. Nasstan kastımız menkûlât ya da semiyyât. Ona bağlı olmanın bir sistemi olmalı. Çünkü sem’iyyât dediğiniz alan homojen, tekdüze metinlerden oluşmuyor ki! Bunların içinde nassı var, zahiri var, müştereki var, mücmeli var, müfesseri var vs. Bunların hangisini esas alıp diğerlerini bu esas doğrultusunda tevil edeceksiniz/anlayacaksınız? Çünkü hepsini birden aynı anlamda anlamanız mümkün değil. Hakikati var, mecazı var.
Kur’ân’da mecaz olmadığını bir önkabul olarak söylerseniz, ALLAH-u Teâlâ hakkında kullanılmış her türlü fiili hakikate hamledersiniz. ALLAH Teâlâ nüzul etti mi; etti. Bir mekandan başka bir mekana nüzul etti. ALLAH Teâlâ semâda mıdır, evet sema diye bildiğimiz yukarı cihet, ordadır. Ya da buna benzer şeyler. Ama mesela Hazreti İbrahim aleyhisselâm اني ذاهب الي ربي diyerek kalkmış Urfa’dan veya Mezopotamya’dan el-Halil kentine gitmiş. “Ben Rabbime gidiyorum” diyerek gitmiş. Hâşâ ALLAH Teâlâ el-Halil kentinde mi? Değil. Burada bir mecaz var. Siz kabul etmek zorundasınız. İsteseniz de istemeseniz de mecaz Arap dilinin ve Kur’ân’ın bir hakikati, gerçeğidir. Dolayısıyla nassları anlamak dediğimiz şey çok basit bir şey değil. Usul uleması, usul-i fıkhın farklı disiplinlerle ilişkisini çok hassas bir şekilde işlemiş.
Zannediyorum İmam Gazali’nin Mustesfâ’sının başında var. Diyor ki: Usul-i fıkıh bahislerine baktığımızda bir kısmı lugat bahisleridir. Bir kısmı beyan ilminin bahisleridir. Bir kısmı dilin kullanım tarzlarında Cahiliyyeden beri Arapların bildiği hususlardır. Bir kısmı ulumu’l-Kur’ân’la ilgili hususlardır. O halde usul-i fıkhın kendine mahsus durumu nedir? Bu soruyu soruyor ve kendisi cevap veriyor. Diyor ki: Usul-i fıkıh evet bütün bu ilimlerden istifade edilerek hazırlanmış bir ilimdir; ama usul-i fıkıhta bütün bu ilimlerin bir adım ötesine geçilmiştir. Mesela lugat alimi “gel” sözcüğünün ne anlama geldiğini bilir. Bu bir emirdir. Ama bu emir fevrî midir, hemen oluşa mı delalet eder, vücuba mı delalet eder. Lugat alimi bununla ilgilenmez. Bu usul aliminin işidir.
Şimdi bu konuştuğumuz mesele de böyledir. Yani evet, sonuçta metinler üzerinde konuşuyoruz ama bu metinlere nasıl bir sistemi esas alarak yaklaşacağız. Hangi sistem doğrultusunda bu metinleri anlayacağız? Bunu usul uleması belirler, usul-i fıkıh belirler. Usul-i fıkıhtan, yani sistemli anlama, sistemli düşünme melekesinden yoksun olarak bakarsanız nasslara şu noktaya gelirsiniz: ليس كمثله شيء dersiniz, ALLAH Teâlâ gibi hiçbir şey yoktur, teşbih ve tecsim yoktur dersiniz. Sonunda da dersiniz ki: ان الله خلق ادم علي صورته Nerden başladınız nereye geldiniz? Hani ALLAH Teâlâ gibi hiçbir şey yoktu? Ama kalktınız ALLAH Teâlâ Adem’i kendi suretinde yarattı dediniz. Bu sahih bir rivayettir. Fakat bunu nasıl anladınız? Adem ALLAH’a benzer. Bunun bir versiyonu Yahudilikte var. Esasen Yahudiliğin bariz vasfıdır. Tevrat’ı açın bakın antropomorfik yani insan biçimli bir tanrı anlayışı var orada. İnen, çıkan, konuşan, gücenen, kızan, gülen, insanlarla rekabet eden…
- Güreşen…
Sifil: Güreşen, yenen, yenilen bir tanrı var. Bu bariz vasıf olarak Yahudilikte mevcut. İslam’da böyle bir şey yok. İşte o sistemsiz düşünmenin, sistemsiz anlamanın ve nasslara teslim olma adı altında sistemsiz bir şekilde nassları tahrif etmenin ve yanlış anlamanın bir neticesidir.
- O halde şöyle diyebilir miyiz hocam: Aslında ehl-i hadis içersindeki bu zümre lafızların delaleti konusunda fazla bir bilgiye sahip olmadıkları için bu yanlışlara düşmüşlerdir.
Sifil: Evet, diyebiliriz. Bu noktada da kalmadılar maalesef. “Nasslarda nasıl gelmişse öyle anlarız bunun ötesine geçmeyiz.” Burada dursalardı yine idare edilebilirdi; ama burada durmadılar. Mesela Osman bin Said ed-Darimi diyor ki: “Minarenin tepesindeki bir insan ALLAH’a, zemin seviyesindekinden daha yakındır. Dağın tepesindeki, dağın eteğindekinden daha yakındır. ALLAH Teâlâ dilerse bir sivrisineğin üstüne yerleşir, oturur ve o sivrisinek ALLAH’ın kudretiyle havalanır ALLAH’ı götürür. ALLAH’ın kudretine aykırı mıdır?” Bu noktaya geldiler yani. Oysa hâşâ ve kellâ nasslarda böyle bir şey yer almaz.
CARİYE HADİSİ NASIL ANLAMALI?
- Daha da ötesi mesela Arap dünyasında “Eyne ALLAH?/ALLAH Nerede?” ismiyle yazılan kitaplarda ALLAH Teâlâ’nın semâda olduğunu inkar edenlerin tekfiri gündeme geliyor.
Sifil: Maalesef. Şu noktaya getirdiler: Bir insanın mümin olduğunu öğrenmek için ona “ALLAH nerededir” diye sormak lazım. Çünkü Efendimiz öyle yapmış. Eğer o da “ALLAH göktedir” derse mü’min olduğuna hükmedilir, başka bir cevap verirse mü’min olmadığına hükmedilir. Böyle bir noktaya geldi işte. Bu bir anlama problemidir.
Siz bir kaide vaz ediyorsunuz. Diyorsunuz ki: Bir insanın mü’min olduğunu öğrenmenin bir tane yolu vardır. O da şudur. Bu kaideyi üzerine koyduğunuz rivayet en azından hadis usulü kriterleri doğrultusunda incelendiğinde mânâ ile nakledilmiş bir rivayet. Yani böyle bir vakıa var ortada. Hani mütevâtirâttan olsa, sübut ve delalet bakımında kesinlik arzetse bunun üzerine siz bir şey bina edebilirsiniz. Ama hem sübutunda hem delaletinde zan var bu rivayetin. Çünkü biz biliyoruz ki Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın Cariye’ye “ALLAH nerededir?” diye sorduğu soruya Cariyenin verdiği cevap farklı varyantlarda farklı nakledilmiş. Bir rivayette cariye doğrudan “göktedir” demiş. Bir rivayette kafasıyla yukarıyı göstermiş. Bir rivayette parmağıyla yukarıyı göstermiş. Bu metni anlarken yapılması gereken şu: Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm başka birilerinin Müslüman olup olmadığını öğrenmek maksadıyla başka birilerine ne sordu? Bu soruyu Efendimiz muttarid olarak insanların mü’min olup olmadığını öğrenmek için başka birilerine de sormuş mudur, yoksa bu sadece o olaya mı mahsustur? Olaya mahsus bir şeyse bunu genelleştirip muttarid bir kaide haline getirmek doğru değil. Yani ilmen yanlış bir şey.
Araştırabildiğimiz kadarıyla Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm’ın mümin olup olmadığını öğrenmek maksadıyla bir başkasına bu soruyu sorduğunu bilmiyoruz. Bu olaya mahsus bir şeydir. Peki acaba niye Efendimiz Aleyhisselatü Vesselâm cariyeye bu soruyu sordu? Cariyeler o toplumda biliyorsunuz kültür ve ilim seviyesi son derece düşük insanlar. Bir kere cariye veya hizmetçi olması hasebiyle muhtemelen yabancı bir dinden, yabancı bir kültürden geldi oraya. Belki yeni geldi belki önceden geldi bilemiyoruz. Bir ikincisi acaba yabancı bir kültürden geldi de orada İslam’ı sağlıklı bir şekilde öğrendi mi? İslâmiyetini neye bina etti, sağlıklı bir zemine mi bina etti, yoksa geldiği yerin inanç unsurlarını, kalıntılarını da getirdi mi? Hatta şuradan başlayalım: Genel kabul gören rivayete göre “Sen ALLAH’a inanıyor musun? ALLAH var mıdır?” diye sormuyor. Doğrudan “ALLAH nerededir?” diye soruyor. Çünkü Yahudi olsun, Hristiyan olsun, Mecusi olsun her insanın bir ALLAH inancı var. “ALLAH’a inanıyor musun?” diye sorsa “evet inanıyorum” der. Yahudi de, Hristiyan da, Mecusi de, Brahman’ı da inanıyor. Demek ki mü’min olduğunu öğrenmenin ilk kertede yolu bu değil, “ALLAH var mıdır” diye sormak değil. “ALLAH nerededir?” Eğer bu kadın bu kültürel algıyaşı içersinde putları gösterseydi “işte ALLAH oradadır” deseydi, o zaman Efendimiz o kadın için “mü’min değildir” diyecekti. Fakat yüceliği işaret ettiğine göre, yani biliyorsunuz putperestlikte yücelerde bir put yok, putlar evlerinde, barklarında, yanlarında. Onu göstermeyip de yüceleri gösterdiğine göre demek ki aşkın bir ilah tasavvuru var bu kadında veya kızcağızda. Tamam bu var demek ki o putperest değil. O halde “ben kimim” diye sordu Efendimiz. Cariya Yahudi olabilir hristiyan olabilir, yani yerde olmayan mücessem-somut bir ilah anlayışından ziyade aşkın bir ilah tasavvuru var. Efendimiz ikinci soruyu soruyor: “Ben kimim?” “Sen ALLAH’ın Resulü’sün.” Başka bir rivayette Efendimiz’i ve yukarıyı gösterdi. Bir başka rivayette Efendimiz’e baktı ve semâya baktı. Bu varyantlar da ortaya koyuyor ki o kadında veya kızca, doğru dürüst kendini ifade etme kudreti de yok.
Şimdi düşünün ki bir dağ köyünde hiç şehre inmemiş orda doğmuş büyümüş mezrada özellikle Doğu ve güneydoğuda mesela bir kız. 14-15 yaşlarında bir cariye, bir hizmetçi. Buna siz mümin olup olmadığını öğrenmek için bir soru soracaksınız. Bahsettiğimiz insan bir akademisyen değil, toplum içinde büyümüş yaşını başını almış, kemale ermiş bir insan değil. Muhtemelen yaşı küçük, sahabeden birisinin davarlarını otlatan bir kızcağız. Buna siz mümin olup olmadığını öğrenmek için ne sorarsınız? “Yavrum senin inandığın ALLAH nerededir?” dersiniz. Putları gösterirse putperesttir. Yok yukarıyı gösterirse “haa bunda vahye dayalı bir ALLAH inancı var” diye düşünürsünüz. Ondan sonra da ikinci soru geliyor “ben kimim?” “Sen de ALLAH’ın Resulü’sün” dedi mi tamam bitti işte. Bu kızın mümin olup olmadığını öğrenmenin yolu budur. Ama bu alelıtlak böyle mi yapılır, herkese böyle mi sorulur? Hayır. Nitekim öyle olsaydı biz başka nasslarda da Efendimiz’in böyle sorduğunu görmeliydik, göremiyoruz.
Kaldı ki bu rivayetin bazı varyantlarında Efendimiz'in cariyeye "Rabbin kim" diye sorduğu, bazılarında da "ALLAH'tan başka ilah olmadığına şahitlik eder misin?" diye sorduğu nakledilmiştir.
(Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için 17, 10, 12 Ağustos 2004 tarihli Milli Gazete'de yazdığım yazılara veya şu linklere bakılabilir:
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=232 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=233 http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=234)