ikrami
Moderator
Allah Razı Olsun
   
Karma: 18
Offline
Mesaj Sayısı: 1275
|
 |
« Yanıtla #1 : 31 Aralık 2008, 15:48:30 » |
|
İmam-ı Eş'arî de; îmam-ı Şafiî'nin talebesi zincirinde, bulunmaktadır. Bu iki büyük imam, Eshab-ı kiram, Tabiin ve Tebe-i tabiînin bildirdiği i'tikad ve îman bilgilerini açıklamışlar, kısımlara bölmüşler, herkesin anlayabileceği bir şekilde yaymışlardır. Eş'ari ve Matürîdî, hocalarının müşterek mezhebi olan Ehl-i sünnet vel-cemaattan dışarı çıkmamışlardır.
Bu iki imamın ve hocalarının ve bunlarında hocaları olan, amelde dört hak mezheb imamlarının ve onlara tabi olanların îmanda, i'tikadda tek bir mezhebi vardır.
Bu mezheb Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebidir. Çünkü islamiyet, bütün insanlara yalnız bir tek îmanı ve i'tikadı emretmektedir. Bu îmanın esaslarını ve nasıl i'tikad edileceğini, bizzat Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam tebliğ etmiştir.
İnsanlara, kendilerini ve herşeyi yaratan ALLAHü teâlâyı haber veren Peygamberimiz, ALLAHü teâlaya, O'nun yarattıklarına ve O'nun emir ve yasaklarına îmanın nasıl olacağını da bildirmiştir. Muhammed aleyhisselama ve O'nun bildirdiklerine temiz, dürüst ve hakîkî bir îman, ancak o'nun bildirdiğini tam ve hiç şüphesiz kabul edip inanmakla mümkün olur. Bu hususta çok az, kıl kadar da olsa bir ayrılığın. O'ndan ayrılmak olacağı meydandadır. Böyle bir ayrılığa düşenlerin öne sürecekleri, dînî, siyasî, beşerî, içtimaî, fennî, v.s. gibi sebeplerin, ayrılmalarını haklı gösterecek hiçbir tarafı yoktur. Çünkü islamiyet, her ne suret ve sebeple olursa olsun, îmanda ve i'tikadda ayrılığa asla izin vermemekte, yasaklamaktadır.
İmam-ı Matürîdî ve îmam-ı Eş'ari ayrı bir mezheb kurmamışlar. Eshab-ı kiramın, Tabiînin, dört mezheb imamının ve sonra Ehl-i sünnet âlimlerinin nakil ve tevatür yolu ile bildirdikleri îman ve i'tikad bilgilerini açıklamışlar, anlaşılmasını kolaylaştırmak için kısımlara bölmüşler ve herkesin anlayabileceği şekilde yaymışlardır. Bunlardan îmam-ı Eş'arî, îmam-ı Şafiî'nin talebe zincirinde bulunmaktadır. İmam-ı Matürîdî ise, îmam-ı a'zamın talebe zincirindedir.
Ehl-i sünnet i'tikadının açıklanmasında bu iki imam meşhur olmuş, yaşadıkları zamanlarda i'tikadda doğru yoldan ayrılmış sapıkların ve yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış maddecilerin bozuk düşüncelerine karşı, Ehl-i sünnet vel-cemaat i'tikadını izah etmekte, bazı bakımlardan farklı usuller takip etmişlerdir. Daha sonraki asırlarda gelen Ehl-i sünnet âlimleri, bu iki; imamın koyduğu usüllere uyarak, Ehl-i sünnet i'tikadını nakletmişlerdir.
Ebü'l Hasen-i Eş'arî buyuruyor ki: "Şeyhaynın (yani Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in), diğer bütün ümmetten üstün olduğu mukakkaktır. Buna inanmıyan ya cahildir veya inadcıdır."
İmam-ı Eş'ari hazretlerinin, Kafkas sıradağlarının Hazar Denizine ulaşan ucunda Bab-ül-ebvab (Demirkapı veya Derbend) denilen kasaba âlimlerine, Ehl-i sünnet i'tikadını bildirmek için yazdığı "Risaletün ila ehli's-sagr" (Hudüd ahalisine bir mektub) adlı eserinde bazı bölümlerin tercümesi şöyledir:
ALLAHü teâlâya hamd olsun ki, bizi, doğru yola ulaştıran sünnet-i seniyyeye uymayı sevdirdi. Helake götüren bid'atlerden uzaklaştırdı. Kalblerimizi, yakinin (kat'i ve kuvvetli imanımızın) hasıl ettiği serinlik ve huzur ile doldurdu. Müslümanlık ile bizi aziz kıldı. Bizi, Resulüne uyanlardan, O'nun rehberliğine yapışanlardan eyledi. Bid'atlere dalıp, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın yolundan ayrılarak yalnız kalmaktan kurtarıp, cemaatle beraber olmayı ihsan etti.
Resulullaha salat-ü selam olsun ki, bizi ALLAHü teâlânın emir ve yasaklarına da'vet etti. ALLAHü teâlâ bu hususta ona ayetleriyle yardım etti. Kendisine mu'cizeler vererek, hakkındaki şüpheleri giderdi. Kendi rızasına nasıl ulaşılacağını O'nun ile bildirdi, içlerinde kendisine delalet eden deliller bulunduğunu en açık bir şekilde haber verdi. Nihayet batıl, sönüp gitti. Hak, galip ve muzaffer olarak parladı.
Resulullah, Peygamberlik vazifesini yerine getirdi. Kendisine bildirilenleri tebliğ edip, ümmetine nasihatta bulundu.
Şimdi! Ey Bab-ül-ebvab halkından olan âlimler ve büyükler! ALLAHü teâlâ sizleri yüce kudreti ile muhafaza buyursun. Sizlere yardım eylesin. Medinet-üs-Selam'da (Bağdad'da) mektubunuzu aldım. ALLAHü teâlânın ni'metleri içerisinde olduğunuzu, halinizin düzgünlüğünü yazıyorsunuz. Bu sebeble, kederim ve üzüntülerim dağıldı.
ALLAHü teâlâya çok şükrettim. Size olan ihsanını tamamlamasını, size ve bize olan ni'metlerini artırması için ALLAHü teâlâya yalvardım. Duaları kabul eden O'dur. Büyük lütuflarda bulunmak O'na layıktır.
ALLAHü teâlâ yardımcınız olsun. Geçen sene 267 (m. 881) bir takım sualler sormuştunuz.
Mektubunuzda bundan da bahsediyorsunuz. Verdiğim cevapları beğendiğinizi, faydalı olduğunu, doğruluğunu kabul ettiğinizi, şüphelerinizin gittiğini, sizi kendilerine inandırmak isteyen (o kimselerden) yüz çevirdiğinizi yazıyorsunuz.
Bunları okuyunca, dinde saptıranların, Resulüne uymaktan alıkoyanların şüphelerinden bizi ve sizi muhafaza buyurduğu için ALLAHü teâlâya hamd ettim.
Yine siz mektubunuzda, benden Selef-i salihinin asıl kabul edip, dayandıkları bazı hususları (yazmamı) istiyorsunuz.
Sonra gelenler de bu asıllara (bilgilere) uymak suretiyle, bid'at sahiplerinin düştüğü, Kur'an-ı kerim ve Sünnet-i seniyyeye muhalefet durumuna düşmekten kurtulmuşlardır. Bu bilgilere şiddetle ihtiyacınız olduğunu bildirdiğiniz için, size olan hürmetim ve üzerimdeki hakkınızdan dolayı, suallerinize ve isteklerinize cevap vermekte acele ettim.
Size bazı temel bilgileri, delilleri ile beraber bildirdim. Bu deliller, sizin Selef-i salihine tabi olmakta haklı olduğunuzu, Ehl-i bid'atın ise, Selef-i salihine muhalefet edip, daha önce üzerinde bulundukları haktan sapmakla hata ettiklerini, bununla şer'i delillerden, Resulullahın bildirdiği şeylerden ayrıldıklarını gösterecektir. Yine bu delilleri red eden, Peygamberlerin getirdiklerini inkâr eden felsefecilerin yollarına uyduğunu da gösterecektir. Size ve söylediklerimi düşünen diğer kimselere söylenmesi gerekenleri söyledim. ALLAHü teâlâdan yardım diliyerek ve O'na güvenerek, sizin isteklerinizi yerine getirmekle, sevaba kavuşacağımı ümid ediyorum. ALLAHü teâlâ bana kâfidir ve O ne güzel vekildir.
ALLAHü teâlâ sizi doğru yola hidayet eylesin. Biliniz ki, Selef-i salihinin ve onların yolunda giden halefin (sonra gelen âlimlerin) yolu şudur:
ALLAHü teâlâ, Muhammed aleyhisselamı bütün dünyaya Peygamber olarak gönderdiği zaman, insanlar, birbirine zıt bir takım fırkalara ayrılmışlardı. Onlardan bir kısmı kitabi idi. Bunlar, ALLAHü teâlânın gönderdiği Tevrat ve İncil'i değiştirmişler, kendi uydurdukları şeyler ile insanları ALLAHü teâlâya da'vet ediyorlardı.
Bir kısmı felsefeci idi. Bunlar, akıl ile elde ettikleri bir takım bilgilerde, yanlış neticelere varmaları sebebiyle, bir çok batıl ve yanlış yollar ortaya çıkmıştı.
Bir kısmı, brehmen idi.Bunlar, ALLAHü teâlânın Peygamberlerini inkâr ediyorlardı.
Bir kısmı, dehri idi. Bunlar da, kainatın sonsuz olarak devam edeceğini, yok olmayacağını iddia ediyorlardı.
Bir kısmı, mecusi idi. Bunlar ise, hiç tecrübe etmedikleri, bilmedikleri şeyleri iddia ediyorlardı.
Bir kısmı putperest idi. Bunlar, putlara tapıyorlardı. Bunlar da şaşkınlık içerisinde kalmışlardı.
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam ise, insanların, kainat, ve içindekilerin sonradan yaratılmış birer mahluk olduğuna, onların hepsinin yaratıcısı, sahibi ve maliki olan ALLAHü teâlânın varlığı ve birliği inancına da'vet etti.
Onlara, üzerinde bulundukları yolun yanlış olduğunu, böyle batıl yolları terk etmelerini istedi. Resulullah onların yollarının bozukluğunu, kendisinin ise, ALLAHü teâlâdan bildirdiği hususlarda doğru olduğunu, apaçık ayetler ve mu'cizelerle isbat etti. Sonra ALLAHü teâlâya nasıl kulluk edileceğini açıkladı. ALLAHü teâlâ Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı bunları insanlara bildirmesi ve izah etmesi için gönderdi. Resulullah, insanlara, kendilerinde dil, suret ve daha başka yönlerden farklılıklar bulunduğunu, böyle değişikliğin ise onların sonradan yaratılmış olduklarını gösterdiğini bildirdiği gibi, gerek kendilerinde ve gerekse, onların dışındaki varlıklarda, ALLAHü teâlânın varlığına, iradesine ve tedbirine delalet eden şeyler ile, ALLAHü teâlâyı tanıma yolunu da bildirdi. Şöyle ki; ALLAHü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen, "Arzda da gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler vardır. Nefslerinizde de (hücrelerde vücüd yapınıza kadar;) bir çok alametler vardır (ki, hep ALLAHü teâlânın kudretine, ilmine azamet ve iradesine delalet ederler;) Hâlâ görmeyecek misiniz" buyurdu. (Zariyat: 20-21)
Yine, insanın yaratılış safhaları, suret ve şekillerindeki değişik durumlara da mealen şu ayet-i kerime ile işaret buyuruldu: "Andolsun ki, Biz insanı (Adem'i) şüphesiz ki, çamurun özünden yarattık. Sonra Adem'in neslini, sağlam bir yerde (rahimde) bir nutfe (az bir su) yaptık. Sonra o nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik. Ondan sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık. O et parçasını da kemikler haline çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratışla (ruh ve nutuk verip) insan haline getirdik. Bak ki, şekil verenlerin en güzeli olan ALLAHü teâlânın şanı ne kadar yücedir." (Mü'minün; 12-13-14)
Bunlar, ALLAHü teâlânın varlığının muhakkak lazım olduğunu ifade eden, O'nun irade ve tedbirine delalet eden en açık delillerdendir.
İnsan çamur özünden yaratıldı. Çamur özünün bir çok şekil ve durumlara kabiliyeti vardır. Fakat, insanın başka bir suretle değil de, kendisine has özellikleriyle malum olan ve en güzel surette meydana gelmesi mutlaka bir yaratıcının varlığını göstermektedir.
İnsana baktığımızda şunları görüyoruz:
l. İnsanın başka varlıklarda bulunmayan, kendisine mahsus bir sureti vardır.
2. İşitmek, görmek, koklamak, hissetmek, tatmak gibi, ihtiyaçlarını te'min edebilmesi için hazırlanmış bir takım vasıtalara (duyu organları) sahiptir.
3. İhtiyaç hasıl oldukça, tertip üzere hazırlanmış gıda aletleri, mesela, yeni doğmuş çocuk gıdasını, önce annesini emmek suretiyle temin eder. Çünkü o, bu sırada dişsizdir. Gıdasını kendiliğinden temin edemez. Bir müddet sonra, dişlerle donatılır. Gıdasını yemekle elde eder.
4. Ağızdan alınan gıdalar, mideye gelir. Mide, kendisine ulaşan gıdaları pişirir. Bu gıdalara öyle bir incelik verir ki, bunlar en ince yollardan geçerek, tâ saçlara ve tırnaklara kadar ulaşır.
5. Karaciğer, öd (safra) çıkarmak, vücudun şeker durumunu ayarlamak, zehirleri bir dereceye kadar zararsız hale getirmek gibi bazı vazifeler için hazırlanmıştır.
6. Akciğer, dışarıdan temiz havayı (oksijen) alıp, kan dolaşımı ile dokulara iletmek ve kandan (karbondioksit alarak) kirlenen havayı nefesle dışarı vermek için hazırlanmıştır.
7. Ayrıca alınan gıdalardaki fazlalıkların atılması için gerekli aletler (a'zalar). Bunlardan başka, tesadüfi olarak düşünülmesi imkansız olan, mutlaka bunları tertip ve düzenleyen bir yaratıcının varlığını gerektiren sayılamıyacak kadar çok şey vardır.
Bütün bunların çamur özü ve su ile düzenlenip, kısımlara ayrılması, mutlaka bir yaratıcıyı, bir düzenleyiciyi gerektirir. Bunu, düşünen her akıl sahibi anlar. Aynı şekilde, bir plan dairesinde düzenleyen, kasteden bir bina yapıcısı olmadan, bir binanın meydana gelmesi bile mümkün olmayınca, yukarıda saydığımız hallerin de bir yapıcı ve yaratıcı olmadan çamur ve su ile kendiliklerinden, tertip ve düzen içerisinde meydana gelmeleri mümkün olamaz.
Sonra ALLAHü teâlâ mealen: "Gerçekten, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için, ALLAHın varlığını, kudret ve azametini gösterir, kesin deliller vardır." (Al-i imran-190) ayet-i kerimesiyle bu hususu (ALLAHü teâlâdan başka her şeyin sonradan yaratıldığı, bunları ALLAHü teâlânın yarattığını) ve bunda çeşitli hikmetler bulunduğunu daha ziyade beyan eyledi. Feleklerin (Dünya, Ay, Güneş v.s.) hareketiyle, meydana gelen faydaların büyüklüğüne ve miktarına işaret buyuruldu.
Mesela, gece, insanların istirahatı olduğu gibi ve mahsüllerine fazla gelen güneş hararetini (sıcaklığını) serinletmektedir.
Gündüz ise, mahlükatın dağılıp hareket etmeleri, geçimlerini temin etmeleri için yaratılmıştır. Eğer devamlı gece olsa idi, karanlık, onların fayda temin edecek şeylerin peşine düşüp, bunları elde etmeye mani olacaktı. Aynı şekilde devamlı gündüz olsa idi, bu da zararlı olurdu. Gündüzün aydınlığı fırsat bilinerek takatin (gücün) üstünde hırsla çalışılır, kafi miktarda istirahat etmedikleri için insanlar helak olurlardı.
Bundan dolayı, onlara, çalışmaları için takatlarını geçmeyecek şekilde, zamanın bir kısmı gündüz, istirahatleri için yeterli bir miktarı da gece kılındı. Böylece, onların halleri mutedil (normal) olarak gecenin serinliğinden, gündüzün sıcaklığından, kendileri, ekinleri, malları ve hayvanları için lazım olan kadarını alacaklardır.
Böyle yapmakla, ALLAHü teâlâ mahlükatına merhamet buyurmuş, lütuf ve ihsanda bulunmuştur.
Yine, mahlükatı kuşatan renk tabakası, onların gözlerine münasip ve muvafık gelen renklerden yaratılmıştır. Eğer bu renk, şimdi alemi saran renkten olmasaydı, gözleri bozacaktı.
Cisimlerin büyük ve ağır olmasına rağmen, yer ve göklerin ve onlarda bulunan hükümlerin (kanunların); ALLAHü teâlânın tutmasına muhtaç olduğuna, mealen "Doğrusu, gökleri ve yeri zeval bulmaktan ALLAHü teâlâ. koruyup, tutuyor. Andolsun ki zeval bulurlarsa, onları O'ndan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, hâlimdir. Azap için acele etmez, gafurdur (çok bağışlayıcıdır)". (Fatır süresi-41) ayet-i kerimesiyle işaret buyuruldu. Bu ayet-i kerime ile bize, yer ve göklerin yerlerinde durmalarının ALLAHü teâlâdan başkası tarafından olmadığı ve onları bir durduran olmadan da yerlerinde durmalarının mümkün olmadığı bildirildi.
Sonra felsefecilerin tabiatçı inanışlarından dolayı, ağaçların ve onlardan çıkan meyvelerin ancak, yer, su, ateş ve havanın te'siri ile meydana geldiği hakkındaki iddialarının bozukluğunu bize; ALLAHü teâlâ mealen "Arzda birbirine komşu kıt'alar (kara parçaları), üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir su ile sulanıyor.
Halbuki yemişlerin de bazısını bazısına üstün kılıyoruz. (Tad, renk ve kıymetleri başka başkadır.) Şüphesiz ki, bunlarda da düşünen bir topluluk için pek çok ibretler (alametler) vardır." (Ra'd-4) buyurdu.
Daha sonra ALLAHü teâlâ, her şeyin yaratıcısı olduğuna, bir olduğuna, işlerinin intizam ve tertip dairesinde cereyan etmesi ile delil getirdi. ALLAHü teâlâ işlerinde hiçbir ortağı bulunmadığını mealen, "Eğer yer ile gökte, ALLAHtan başka ilahlar olsaydı, bunların ikisi de fesada uğrar, yok olurdu." (Enbiya-22) ayet-i kerimesi ile bildirdi.
Sonra, önce yaratıldıklarını kabul ettikleri halde, öldükten sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenlere karşı tekrar yaratılmalarının mümkün olduğunu bildirdi. Onlar tekrar yaratılmayı uzak görerek, çürümüş kemikleri kim diriltecek dedikleri zaman mealen "(Ey Resülüm) de ki: "Onları ilk defa yaratan diriltir ve O her yaratılanı tamamiyle bilir" (Yasin 79) buyurdu. Sonra bunu onlara: Mealen "O (ALLAH) ki, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da, şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz" (Yasin-80) ayet-i kerimesi ile beyan eyledi. Yaş ve yeşil iki ağaç olan ve rüzgar sebebi ile biri diğerine sürtülünce tutuşan uşar ve murah denilen ağaçlardan ateşin çıkarılmasını, çürümüş kemiklere, parçalanmış derilere, hayatı iade etmenin caiz olduğuna delil getirdi. (Uşar ile murah) eskiden Arapların ateş çıkarmak için kullandıkları iki ağaçtır.)
Sonra putlara tapanların yüzlerine vurarak, kendi yonttukları şeylere ibadet etmenin bozukluğunu mealen, "Siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" (Saffat-95) kavli ile beyan etti.
Sonra mealen "Sizi de, yaptıklarınızı da ALLAHü teâlâ yarattı" (Saffat-96) buyurdu. Böylece putlara değil, kendisine ibadetin vacib olduğunu beyan etti. Eğer sizin yontmanız olmadan, put, put olmuyorsa, ALLAHü teâlânın yaratması olmadan da, sizin suret ve heyetlerinizin olmayacağı, evvel emirde (kolayca) bilinen bir şeydir. Bundan dolayı, sizi ve sizin yonttuğunuzu yaratmak sureti ile, yonttuğunuz şeyleri de ben yaratmış olduğumdan, ibadete onlar değil ben layıkım; çünkü sizi, işlerinizi yapmanıza muktedir kılan benim, buyuruyor.
ALLAHü teâlâ. Peygamberlerini inkâr edenleri de Enam süresi 91. ayet-i kerimesinde red buyurdu. Mealen; "Yahudiler, ALLAHü teâlânın kadrini, gereği gibi tanıyamadılar. Çünkü: "ALLAH hiçbir insana bir şey indirmedi" dediler. (Vahy ve kitapları inkâr ettiler.)
Onlara de ki: "Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de parça parça kağıtlar haline koyup hesabınıza geleni açıkladığınız fakat çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin bilmediğiniz ve atalarınızın da bilmediği şeyler, size (Peygamber diliyle Kur'an-ı kerimde) öğretilmiştir. Ey Resulüm! Sen, ALLAH (indirdi) de! Sonra onları bırak. Batıl dedikodularında oynaya dursunlar."
Nisa süresi 165. ayet-i kerimesinde ise mealen: "(iman edenleri Cennetle) müjdeleyici, (küfredenleri Cehennemle) korkutucu olarak Peygamberler gönderdik ki, bu Peygamberlerin gelişinden sonra insanların (yarın) kıyamette "Bizi imana çağıran olmadı" diye ALLAHü teâlâya bir hüccet ve özürleri olmasın" buyuruldu.
Resulullahın Ehl-i kitaba karşı onların kitaplarında, kendi vasıflarının bildirilmesi, isim ve hususiyetlerine işaretlerin bulunması ile delil getirdi. Ehl-i kitap bunları gizledi.
ALLAHü teâlâ, Resulullaha hak Peygamber olduğu ve bildirdiklerinin doğru olduğu hakkında, mu'cizelerle yardım eyledi. Resulullaha en büyük mu'cize olarak Kur'an-ı kerim verildi. Müşrikler, Kur'an-ı kerimin ALLAHü teâlânın kelâmı olduğuna inanmıyorlar, Hz. Muhammed'in sözüdür, diyorlardı. ALLAHü teâlâ, o zaman en fasih ve edebiyatta zirveye ulaşmış olanlarından, Kur'an-ı kerimin on süresi veya bir süresi gibi bir söz söylemelerini istedi, insanlar ve cinler bir araya gelseler bunu yapamıyacaklarını bildirdi.
Nitekim onlar, böyle bir söz söylemekten aciz kaldılar. Böylece onların, Resulullaha iman etmeme hususunda özürleri ortadan kalkmış oldu.
Hz. Musa da Firavn'ın sihirbazlarını, asasıyla rezil ve rüsva etmekle, hem sihirbazların ve hem de diğer insanların kendisine iman etmeme mazeretlerini gidermişti. Musa aleyhisselamın asasından meydana gelen harikulade hallerin kendi güçleri dışında olduğuna, böyle bir şeyi yapabilmenin hatırlarından bile geçmediğine, böyle bir şeyi ancak ALLAHü teâlânın yapacağına, hem sihirbazları ve hem de başkaları kanaat getirdi. (Nihayet, bu mu'cize karşısında sihirbazlar, Hz. Musa'ya iman ettiler.)
|