Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Namaz, Mü’min’in Mi’râcıdır.  (Okunma Sayısı 1319 defa)
ekrem
Dua'ya layık
**

Karma: 3
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 158


« : 20 Kasım 2008, 14:09:10 »

Namaz, Mü’min’in  Mi’râcıdır.

 

Namaz, mü’min’in mi’râcı olup başlı başına bir saâdet tâcıdır.

Namaz Yüce ALLAH’a gösterilmesi gereken tazimin ve sağlanması gereken irtibatın en önemli vesilesidir.

Namaz, hem bir intizam, hem bir inşirah, hem de bir şükran vesilesi ve  gayesidir. 

Namaz, mü’minlerin korkulu hâllerinde ümitlerini, güvenli hallerinde de şevklerini artıran ve onları sürekli olarak zinde ve ayakta tutan bir ibâdettir.

İşte namazın bu gibi özelliklerinden ötürüdür ki, bir kimsenin namazı ne kadar sağlam ve mükemmel olursa, diğer ibâdet ve davranışları da o nispette muntazam ve mükemmel olur.

O halde Yüce ALLAH’a ve âhiret gününe inanan bir kimse, zamanını ve işlerini ayarlamalı ve namazlarını hem vaktinde ve cemâatle kılmalı hem de acele etmeden ve huşu’ dolu saygılı bir kalb ile kılmalı veya en azından böyle kılmaya özen göstermelidir. Çünkü Yüce ALLAH katında en sevimli ve en yüce değere sâhip olan amel, vaktinde, cemâatle, huzur, huşu’ ve saygı dolu bir kalb ile kılınan namazdır.

Huşu’, kalbin haşyet, bedenin de sükûnet içerisinde bulunması ve kişinin haddini bilmesi ve gerek kalbiyle gerekse uzuvlarıyla son derece mütevâzı, saygılı ve edepli olması demektir.

Namazda huşu’ demek, kalbin ALLAH’ın sonsuz olan azameti ve rahmeti karşısında, O’ndan başka her şeyi unutturacak şekilde haşyet ve rağbet içinde olması ve ALLAH’a karşı tazim ve saygı hissiyle dolup taşması, bedenin de sükûn ve sükûnet içerisinde bulunması, gözleriyle secde yerine bakıp sağa sola iltifat etmemesi ve göz hırsızlığında bulun- maması demektir.

Öyle ise insan, bütün ibâdetlerin özeti olan namazı huşu’ içerisinde, yani gücü yettiğince son derece hazırlıklı ve ne yaptığını bilerek, vaktinde ve cemâatle, ta’dîl-i erkâna riâyet ederek ve o anda kıldığı namazın, son namaz olabileceğini düşünerek kılmalı. Aksi takdirde gaflet içerisinde kıldığı namaz, kendisine “Sen bana değer vermeyip beni zâyi ettiğin gibi, ALLAH da sana değer vermesin ve seni zayi etsin” diyebilir. ALLAH korusun.

Evet namazda Yüce ALLAH’a karşı çok saygılı olmak lazım. Çünkü bedenle O’nun huzurunda duruyor gibi olup da ruhundaki gaflet ve cehâlet ve kalbindeki saygısızlık ve duyarsızlık yüzünden O’ndan uzak durmak, gerçekten çok büyük bir nasipsizlik ve çok ciddî bir mahrûmiyettir. HafizanALLAH...

Namazı, Yüce ALLAH katında en güzel bir kabul ile kabul olacak şekilde güzel kılmayı sağlayan etkenlerin başında, abdestle ilgili olan hazırlığı eksiksiz bir şekilde yaptıktan sonra, huşu’ ve saygı dolu bir kalb ile iki rek’at namaz kılan kimseye söz verilen mükâfâtın büyüklüğünü düşünmek ve öyle namaz kılmak vardır.

Nitekim Buhâri ve Müslim’de rivâyet edilen bir hadiste, Hz. Osman (r.a.) bir defasında Rasûlüllah sallALLAHü aleyhi ve sellem’den gördüğü gibi, bir tas su isteyip abdestini tastamam olarak aldıktan sonra Rasûlüllah sallALLAHü aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmişti:

  “Kim benim bu abdestim gibi abdest alır, sonra da nefsiyle bir şey konuşmadan (gaflete dalıp da ne yaptığını ve ne okuduğunu unutmadan, huzur dolu bir kalb ile huşulu ve saygılı bir şekilde) iki rek’at namaz kılarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.”

* * *

Şüphesiz ki, Sahâbe-i Kirâm Efendilerimizi bu derece yükselten hususların başında, onların bütün itâat ve ibâdet hususlarına, özellikle de namaza karşı çok önem vermeleri ve son derece titizlik göstermeleri vardır.

İşte bunun çarpıcı ve o kadar da düşündürücü bir örneği:

Sahâbîlerden bazıları vardı ki, bunlar savaş esnâsında Rasûl-i Ekrem sallALLAHü aleyhi ve sellem’in yanı başında nöbet tutar ve böylece ansızın gelebilecek tehlikelere karşı onu kollamaya ve korumaya çalışırlardı. Bunların önde gelenlerinden birisi, Ensârın ileri gelenlerinden olan Abbâd bin Bişr (r.a.)’dir.

Hz. Abbâd (r.a.), gözü kara ve son derece cesûr olan; ama aynı zamanda ibâdete de çok düşkün olan bir Sahâbiydi. O derece ki, bazı geceler sabahlara kadar ibâdet ettiği  olurdu.

Zâtü’r-Rika’ Seferi dönüşünde, Rasûl-i Ekrem sallALLAHü aleyhi ve sellem, istirâhat için mola verilmesini, ancak düşmanın uyumadığını, saldırmak için fırsat kolladığını, her an bir saldırıda bulunabileceğini ve işte böyle muhtemel bir saldırıya karşı gönüllü olarak iki kişinin nöbet tutmasını istemişlerdi. Onun bu isteğini anlayan Muhâcirlerden Ammâr bin Yâsir ile Ensârdan Abbâd bin Bişr, herkesten önce davranarak ve ikisi birden aynı anda ayağa kalkarak, “Biz bekleriz, Ey ALLAH’ın Rasûlü!” diyerek öne atıldılar.

Rasûl-i Ekrem sallALLAHü aleyhi ve sellem, onların bu samimi civanmertliklerini kabul etti ve “O hâlde şu vâdînin ağzında bekleyiniz ve etrafa göz kulak olunuz” dedi.

Bu iki kahraman vadiye doğru ilerlediler ve aralarında vakit taksimi yaparak nöbet tutmaya başladılar. Görünürde düşmana âit bir belirti olmadığı ve aynı zamanda da kendisi yorgun olduğu için Hz. Ammâr, “Ben biraz yatayım.” dedi. Hz. Abbâd ise, “ben de biraz namaz kılayım.” dedi ve huşû’ içerisinde namaza durdu.

Karşılarında onları gözetleyen ve saldırmak için fırsat kollayan düşman, birisinin ayakta namaz kıldığını görür görmez bu fırsatı değerlendirdi; yayına yerleştirdiği okunu attı ve Hz. Abbâd’ı yaraladı. Bu hal üç defa tekerrür etti. Fakat Hz. Abbâd, Yüce ALLAH’ın huzurunda olma şuuruyla ve ciddî bir huşu’ içerisinde namaza öyle konsantre olmuştu ki, vücuduna saplanan üç tane okun acısını nerede ise hiç hissetmiyordu. Bu yüzden de tavrını bozmuyor ve namazını kesmiyordu. Sadece vücuduna saplanan okları eliyle çıkarıp yere bırakıyor ve yine namazına devam ediyordu. Vücuduna isâbet eden üçüncü oku da çıkarmıştı. Ancak hayli halsiz kalmış olduğundan dolayı hemen rukû’a vardı, secdelerini yaptı, selâmını verip namazını bitirdi, sonra da yanında istirâhat eden Hz. Ammâr’ı uyandırdı ve ona “Ben dura-     mayacak ve dayanamayacak şekilde yaralandım. Kalk da bundan sonra nöbeti sen tut.” dedi.

Gözlerini açan Hz. Ammâr, Hz. Abbâd’ı kanlar içinde görünce hayretler içerisinde kaldı ve ona hâdisenin nasıl cereyan ettiğini sordu. Hz Abbâd da başından geçenleri, olduğu gibi ona anlattı. 

Duydukları ve gördükleri karşısında hayretler içerisinde kalan Hz. Ammâr ona, “SübhânALLAH!  Sana ilk ok isâbet ettiği zaman, beni niçin uyandırmadın?” deyince, Hz. Abbâd son derece ibretli olan, akıllara durgunluk veren ve kalbleri hoplatan şu cevabı verdi:

“Ben namazda uzun bir sûre’yi okumaya başlamıştım. Kendimi öyle namaza vermiş ve öyle konsantre olmuştum ki, sûreyi bitirmedikçe kesmek istemedim. Ancak oklar üzerime ard arda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber vermek için okumayı kestim ve rukû’a varıp selâm verdim. VALLAHi, Rasûlüllah sallALLAHü aleyhi ve sellem’in korunmasını emret- tiği vâdîyi gereği gibi koruyamayıp da kaybetmiş olmaktan korkmasaydım, namazda iken ölürdüm, ama sûreyi bitirme- den bırakmazdım.” 

Evet Hz. Abbâd (r.a.), namazda Yüce ALLAH’ın huzurunda iken okuduğu sûre karşısında o derece etkilenmiş ve namaza öyle konsantre olmuştu ki, bir düşman karşısında bulunduğunu unutuyor ve vücûduna isâbet eden okların acısını bile hissetmiyordu.

Siz şimdi bu samimi hâlin ve namazdaki huşû’nun şu aydınlık dolu feyzine bakın.

Bir gece Hz. Abbâd, Hz. Üseyd bin Hudayr ile birlikte Rasûlüllah sallALLAHü aleyhi ve sellem’i ziyârete gitmişlerdi. Feyizli sohbetten sonra evlerine dönerlerken ortalık iyice kararmıştı. Öyle ki önlerini bile göremiyorlardı. İşte tam o esnâda ikrâm ve ihsan dolu şöyle bir hâdise cereyan etti:

Gerek namazdaki huşû’nun gerekse o geceki sohbetin bir feyzi olarak her ikisinin ellerinde bulunan baston birden ışık vermeye ve yollarını aydınlatmaya başladı. Birbirlerinden ayrılınca da ışık ikiye bölündü ve her biri kendi bastonunun ışığında yürüyerek selâmetle evlerine gittiler. 

Hâsılı, büyüklerimiz ne güzel söylemişler:

Âkıl isen kıl namazın; çün saâdet tâcıdır.

Sen namazı şöyle bil kim, mü’minin mi’râcıdır.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: