Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: Osmanlının Ehli sünnet hassasiyyeti-EKİM 2007- Ahmet BOZDAĞLI  (Okunma Sayısı 9214 defa)
tanyurd
"YORULUNCAYA KADAR DEĞİL ŞEHİT OLUNCAYA KADAR MÜCADELEYE DEVAM"
MODERATÖR
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 54
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3963


dünya sürgün yeri bende sürgündeyim


WWW
« : 12 Ocak 2009, 15:31:38 »




Osmanlı'nın Ehli Sünnet
Hassasiyeti
Ahmet BOZDOĞANLI


Osmanlı'nın Ehl-i Sünnet Hassasiyeti...




Osmanlı devleti; Mekke Hanefi müftüsü meşhur Seyyid Muhammed İbn Dahlan’ın da övgü dolu sözlerle vurguladığı gibi Asr-ı Saadetten sonra İslamiyet’e en çok hizmet eden İslam devletidir. Özellikle; İslamiyet’in öğrenilmesi, öğretilmesi, yaşanması ve yayılması, ilahî nizamın uygulanması konusunda üstün gayretler ve destanlaşmış fedakârlıklar gösteren Osmanlı yönetimi; bunu yaparken de “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” çizgisindeki hassasiyeti ile temayüz ve tebarüz etmiştir.

Osmanlıların ehl-i sünnet hassasiyeti daha devletin kuruluş aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Ertuğrul Bey’in Kuran-ı Kerim’e karşı hürmeti ile başlayan bu kutlu uğraş, Osmanlı cihan devletine adını veren Osman Gazi’nin yaşayış, anlayış ve imanı ile çağları aşan bir devletin ve medeniyetin muştusu haline dönüşmüştü. Osman Gazi; oğlu Orhan Bey’e bıraktığı vasiyeti ile devletini hangi sağlam temeller üzerine oturttuğunu da ortaya koymuştur: “Ey devlet ve ikbal sahibi oğlum!... Ulemaya riâyet eyle ki din işleri nizam bulsun!... Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve yumuşaklık göster!... Askerin ve malın ile gururlanıp, âlimlerden uzaklaşma!... Padişahlığın aslı ve esası İslamiyet’tir. Bu sebeple Hz. ALLAH’ın emirlerine muhalif bir iş yapmayasın. Bizim yolumuz ALLAH yoludur ve gayemiz Hz. ALLAH’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir.” Bu sözler, Osmanlının neden hâlâ kıtalar ötesi Müslümanların bile sevgi, dua ve hayranlığını kazandığını, neden hâlâ hasret şiirlerine, çileye uğrayanların ağıtlarına konu olduğunu göstermektedir. Hatta eski Osmanlı coğrafyasının gayr-ı Müslimleri bile bu ağıt ve hasret destanlarına katılarak tek kutuplu, küresel emperyalizme karşı “Osmanlı adaleti” istemektedirler.

Kuran-ı Kerim’in Tahrifini Önleme Yöntemi

Osmanlının ehl-i sünnet konusundaki hassasiyeti kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha’yı şeri delil olarak kabul eden devlet anlayışının tabii bir sonucudur. Kuran-ı Kerim’in basımı, dağıtımı, öğrenimi, öğretimi, tefsiri ve tatbiki konusunda Osmanlı yönetiminin gösterdiği hassasiyet konusunda Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde binlerce belge bulmak mümkündür. Belgelere göre mukaddes kitabımızın basımı, sadece Osmanlı Devlet Matbaası tarafından yapılmıştır. Böylece Kuran-ı Kerim’in tahrifine yönelik sinsi girişimler önlenmiş, basımında ve dağıtımında gerekli hürmetler gösterilmiştir. Osmanlı Sultan ve devlet adamlarının emri ile Topkapı, Dolmabahçe, Çırağan ve Yıldız Sarayları’nda; Sultan Ahmet, Süleymaniye ve Bayezid gibi İstanbul’daki Selâtin camiilerinde, Konya Kapı Camii, Edirne Selimiye, Şam Emeviyye Camii gibi Osmanlı ülkesindeki büyük camilerde, Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhare’de her gün, her saat, her an daimi Kuran-ı Kerim hatimleri yaptırılarak, başta Resûlullah (SAV) Efendimizin ve Ashab-ı Kiramın mübarek ruhları olmak üzere tüm Müslümanların ruhlarına hediye edilmiştir. Bu faaliyetler için vakıflar yapılmıştır.
Osmanlı yönetiminin Hz. Peygamberimiz (SAV.) hakkındaki hassasiyeti de dikkat çekicidir. Saray ve büyük camilerde huzur dersleri, hatm-i Buharilerle hadisi şerifler okunmuş, medrese ve mekteplerde Hz. Peygamberimiz (SAV.) öğretilmiş, O’nun emir ve tavsiyeleri İstanbul’un fethinde olduğu gibi “Kurtuluş reçetesi” olarak kabul edilmiştir. Sultan I.Abdülhamid “Hz. Peygamberin (SAV.) emir ve işaretleri varken; nücum ehlinin, yıldız falı ile uğraşanların boynunu vururum” derken, Sultan II. Abdülhamid Fransız yazar Bornier’in “Muhammed” adlı iftira dolu piyesinin oynanmasını Paris, Londra, Roma ve Washington tiyatrolarında Osmanlının siyasî nüfuzunu kullanarak yasaklatmıştı. “Ulu Hakan”, Müslümanların halifesi olarak Avrupa sahne ve fuarlarına müdahale ederek; o günün Teslime Nesrin’lerini, o günün Selman Rüştü’lerini birer birer susturmuştu.
Sıbyan mektebi ile başlayan Osmanlı eğitim sisteminde; Kur’an-ı Kerim ve Hadisi Şerif eğitimi yanında; akaid’de İmam-ı Maturidi ve Ömer Nesefi, fıkıhta İmam-ı Azam, İmam-ı Yusuf, İmam-ı Muhammed ve Halebî gibi en kıymetli ehl-i sünnet âlimlerinin ve önderlerinin eserleri okutulmuş, onlara sayısız şerhler yazılmıştır. Ayrıca; ehl-i sünnet dışı medrese eğitimine de izin verilmemiştir. Büyük Selçuklularla Nişabur’da; ehl-i sünneti müdafaa için başlayan medrese geleneği; Osmanlılarda tarihinin en üst seviyesine çıkmış; bu dönemde kurulan ihtisas medreseleri ile Osmanlı uleması İslam dünyasını en muteber âlimleri olarak dikkatleri çekmişlerdir. Molla Güraniler, Molla Hüsrevler, Hoca Sadettinler, İbn-i Kemaller, Kâtip Çelebiler, Gelenbevîler, Ahmet Cevdet Paşalar, İskilipli Muhammed Atıflar, Ahıskalı Ali Haydarlar bu gelenekten yetişerek; medrese adlı bu müstesna ilim mekânlarının kıymetli birer mahsulü olarak İslam ümmetine rehberlik ve önderlik yapmışlardır.

Tahrifata Karşı Komisyon Kuruldu

Osmanlı yönetimi, Orhan Gazi’den başlayarak ehl-i sünnet dışı tasavvufî hareketlere karşı mesafeli dururken, Nakşibendîlik, Kadirilik, Cerrahilik, Rufailik vb. sünni tarikat mensuplarına; hem hürmet, hem rağbet, hem riayet, hem de muavenet etmişlerdir. Onları hem kendi gönül dünyalarının ebedî ışığı, hem İslamî tebliğ faaliyetlerinin alp-eren aşığı olarak hayatlarının her safhasında, attıkları her adımda, hatta aldıkları her nefeste yanlarında hissetmişlerdi. Şeyhülislam Hoca Saadeddin Efendi, “Tacü’t-Tevârih” adlı meşhur eserinde bu durumu şu kelimelerle ifade etmektedir: “Fatih Sultan Mehmed, seferlerinde Ubeydullah Ahrar (K.S.) Hazretlerinin nefeslerini ensesinde hissediyordu.” Tüm Osmanlı Sultanları, Fatih Sultan Mehmed gibi hep gönüllerinde ve yaşayışlarında evliyaullahın nefeslerini enselerinde hissetmişlerdi. Bunun için de sayıları onbinlerle ifade edilebilecek miktarda tekke ve dergâhın taam ve diğer masarıfı; Osmanlı Sultan ve yöneticilerin kurduğu vakıflardan ve verdikleri teberrulardan sağlanmıştı. “Ehl-i dua” olarak adlandırılan mutasavvıflar, dervişler ise; Osmanlı yönetimine yönelik tenkit ve takdirlerinde asla kendilerine yapılan bu yardımları tesirinde kalmamışlardı. Bektaşilik ve Melamilik gibi Sünni hususiyetlerini zamanla kaybetme tehlikesi ile karşılaşan tekkeler; ya kapatılmış, ya da çok itimat edilen Nakşibendîlere verilerek onlar vasıtasıyla ıslah ve tecdid edilmişlerdi. Ayrıca, tasavvufla alakalı kitapların basımında çok dikkatli ve titiz davranılmış, hatta başta Abdulkadir Geylani hazretleri olmak üzere birçok tasavvuf büyüğünün kitaplarına sonradan ilave edilmek istenen ehl-i sünnet dışı bilgilerin ayıklanması için devrin meşhur ve makbul âlimlerinden bir komisyon kurulmuştu. Tüm tasavvuf kitapları bu komisyon tarafından titiz bir şekilde incelendikten sonra basılabilmişti.
Osmanlı Sultanları; Emirü’l- Müminin olarak tüm İslam ümmetinin halifesi idiler. Bu açıdan ekmel bir halifelik icra edilmiş, bu konuda da ehl-i sünnet hassasiyeti dikkate alınmıştır. Özellikle; İran’la olan münasebetlerde, yapılan antlaşmalarda İranlıların “Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e hakaret etmemeleri” sürekli özel bir şart olarak muhafaza edilmiştir. Ayrıca; İranlı Şii erkeklerle; Sünni Osmanlı hanımlarının evlenmelerine de bu hassasiyet sebebi ile izin verilmemiştir. Yemen’deki Zeydiler, Lübnan ve Suriye’deki Nusayriler, Anadolu’daki Aleviler, baskı ve zorbalıkla değil; gönül ve ilimle ehl-i sünnete kazanılmaya çalışılmış, bu konuda özellikle II. Abdülhamid döneminde önemli başarılar elde edilmiştir. Suriye ve Lübnan’daki Nusayrilerden bir bölümünün gönlü kazanılarak, onları istismar etmek isteyenlere, özellikle de onlara yönelik okullar açan Protestan misyonerlere fırsat verilmemiştir. Lübnan’da Nusayrilikten ehl-i sünnet’e katılan ailelerin en önemlisi Arslan ailesi olup, bu aileden gelen Şekip Arslan; özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı devletine ve İslam ümmetine çok başarılı hizmetler sunmuştur.

İslam’ın Protestanlaştırılması Engellendi
Osmanlının son döneminde ortaya çıkan “dış kaynaklı” sözde “Islahat” hareketleri de; Osmanlı yönetimi tarafından çok başarılı bir şekilde takip edilmiştir. Özellikle Blunt, Lawrence, Bell vb. İngiliz ajanların desteklediği Bahailik, Selefiyye, Arap milliyetçiliği ve Vehhabilik gibi “doğru yolun sapık kolları”; Osmanlı yönetimi tarafından “hem teşhir, hem teşhis, hem de tahdid” edilmişlerdir. Bahaîler, Edirne’den Kıbrıs ve Akka’ya sürülerek etkisiz hale getirilirlerken; Arap milliyetçiliğini Beyrut Amerikan Koleji’ndeki Hıristiyan Arap öğretmen ve öğrencilerin yönettiği birer birer ortaya konmuş; bu ve benzeri okullara karşı alternatif eğitim hamleleri yapılmıştır. Cemaleddin Efganî; İstanbul’da kendisine verilen evde göz hapsinde tutularak dış ilişkileri kontrol edilirken; Muhammed Abdul’un İstanbul’a gönderdiği ıslahat dilekçesi reddedilmiş, yazdığı Tebâreke tefsiri yasaklanmış, İngilizlerin kontrolündeki Mısır’da Osmanlı’ya karşı İslam Kongresi toplama faaliyeti engellenmişti. Abduh’un İstanbul’a gelip, Sultan II. Abdülhamit’le görüşme talebi “Bizde müftüleri halife tayin eder. Siz Mısır müftüsü olduğunuzu söylüyorsunuz. Biz sizi müftü tayin etmedik. Sizi kim müftü tayin etti? İngiltere mi?” denilerek reddedilmişti. Böylece İslam’ın Protestanlaştırılma girişimine de engel olunmuştur.

BOP’un Tarihi Seyri

Osmanlının ehl-i sünnet konusundaki hassasiyeti, misyonerlerin de dikkatini çekmiştir. 1906’da Kahire’de; İngilizler tarafından Seylan’a sürgün gönderilen Arabî Paşa’nın Bâb-ı Luk’taki el konulan Köşkü’nde yapılan ilk büyük Dünya Protestan misyonerler kongresi’nde de “ehl-i sünnet” gündeme gelmişti. Hem de Kongrenin Başkanı, Yahudi asıllı Amerikalı Papaz Samuel Zwemer tarafından ilk kez Protestan misyonerlerin gündemine “İsimsiz Hıristiyanlık” projesini getirmişti. Bu projeye göre; eğitim, sağlık, spor, siyaset, basın, vb. her türlü sosyal faaliyet, gençlik ve kadın hareketleri istismar edilmeli, ama bunlar yapılırken misyonerler hep arka planda “görünmeyen yöneticiler” olarak kalmalı idiler. 1906 Kahire Kongresinde ittifakla kabul edilen bu proje hemen İslam dünyasının her tarafında uygulanmaya başlanmıştı. Misyonerler; özellikle Hilafetin merkezi olan İstanbul’da bu projeyi uygulamak için, II. Meşrutiyet sonrası aktif bir faaliyet içine girmişlerdi. Bu kapsamda, 1910’larda İstanbul’da kurulan Hıristiyan Gençler Cemiyeti(YMCA); başta Abdullah Cevdet, Baha Toven, Sabiye Zekeriya Sertel, Cenap Şahabettin vb. olmak üzere birçok Türk aydınına konferanslar verdirerek; ateist hale getirmeye çalışmışlardı. Çünkü onlara göre ateist Türkleri Hıristiyan yapmak, Müslüman Türkleri Hıristiyan yapmaktan çok daha kolaydı. Ayrıca Amerika ve İngiltere’ye giden Osmanlı talebelerine yönelik misyonerlik faaliyetleri de hızlanmış, âdeta bir taarruza, silahsız bir “haçlı seferi’ne” dönüşmüştür. Bu taarruz o hâle gelmişti ki;1918’de Amerika’ya giden Türk talebelerden Ahmet Emin Yalman; meşhur Protestan Papaz Samuel Zwewer’ın kendilerini Hrıstiyanlığa kazanmaya yönelik aktif misyonerlik faaliyetlerden dolayı hatıralarında onu “ruh avcısı” olarak suçlayacaktır.

İslam Gemisi’ni Boşaltmak
Osmanlının ehl-i sünnet hassasiyetlerinin ne derece önemli olduğunu anlamak için, 1906 Kahire kongresinde, kongre başkanı Papaz Sammel Zwemer’in şu tavsiyelerini okumak yeterli olur kanaatindeyim. Zwemer şöyle diyor: “Bir Müslüman’a dinini bırak dersen, onun İslam’ı bırakması asla mümkün değildir. Nitekim 25 yılda ancak 25 Müslüman’ı Hıristiyan yapabildik. Onlar buna karşılık her gün en az 25 Hıristiyan’ı Müslüman yapıyorlar. Biz Müslümanlara; ‘Sizin dininiz olan İslamiyet; mücevher yüklü çok kıymetli bir gemiye benziyor. Ama bu gemi’nin yükü çok ağır. Geminin karşıya batmadan geçebilmesi için, bu yüklerin bir bölümünü denize atmamız gerekir’ demeliyiz. Böylece mübahlardan, müstehaplardan, sünnetlerden başlayarak, vaciplere, farzlara gelinceye kadar onlara geminin bütün yüklerini boşalttırmalıyız. Böylece gemi karşıya geçse de boş geçmeli!..” Bu gün, Osmanlı’ya düşman olanlar geminin yükünü boşaltmaya çalışanlar ve onların yerli işbirlikçileridir. Osmanlı; İslam gemisinin yükünü muhafaza ettiği için hâlâ dünya Müslümanlarının gönlünde taht kurmuştur.
Logged


Gülistan
Okur
*

Karma: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 8


« Yanıtla #1 : 08 Eylül 2009, 22:52:24 »

Paylaştığınız araştırma niteliğindeki yazı -bir hayli kaynak eksikliği olsa da- gayet ibret-âmizidir.
Çünkü yüce ecdadımız Osmanlının tarihte İslam'ın kal'ası olduğu ve İslam ülkelerinin bayraktarı olduğu ve hatta batı emperyalizmine bir set olup İslam Ülkelerini savunduğu, -her ne kadar günümüzde tarihinden? utanıp? gerisin geriye dönenler olsa da- geçmişte İslam'a büyük hizmetler verdiği doğrudur.
Üstad Said Nursî Hazretlerinin işaret buyurduğu gibi keşke biz de "Bizler dinde olduğu gibi, kahramanlıkta da ecdadımızın vârisleri olduğumuzu göstereceğiz!.." diyebilsek-yapabilsek.
Yalnız, -yanlış isem düzeltiniz- Osmanlının -evliyalara ve mütedeyyin insanlara sahip oluşu- övünç kaynaklarıydı, hükümetleri değil.Zira, Osmanlı hükümeti duraklama dönemine kadar kısmen iyidir. Sonrası malum.
Yoksa, bildiğiniz gibi ne İslamca uygun olan SALTANAT sistemini uygun görür ve uygularlar, aynı soydan padişah adayı kalmadığı için hapishaneden DELİ İBRAHİM'leri çıkarıp tahta oturturlar, ne de hükümeti korumak amacıyla haram-yasak olan KARDEŞ KATLİNİ caiz kılarlardı.
Gerçek ehl-i sünnet sistemi Raşid Halifelerinkiydi. ve Hadis-i şerifte varid olduğu üzere "Raşidi Hilafet;" otuz yıl sürmüştür, ondan (ilk dört halifenin hükümeti ve Hazreti Hasan'ın 6 aylık idaresinden) sonra melik-i adudlar hükümran-hükümdar olmuşlardır.
Evet; ne Şeyheyn (Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer), ne de Zin'nureyn (Hazreti Osman) ve ne de Şâh-ı Velayet (Hazreti İmam Ali) -selam onlara olsun- saltanat ile başa geçmiş, hilafet için yarışmış ve birbirlerini katletmişlerdir. ve kıyamette bu Osmanlı Padişlarına ve onların bu davranışını uygun gören ve gösteren insanlara; "sabık (önceki ve öncü) İmamlara uymayışlarının, onlar gibi seçimle iktidara gelmeyişlerinin, ve cahiliyyedeki insanların yeni doğmuş masum kız çocuklarını katletmeleri gibi, günahsız minik kardeşlerini kundaktayken öldürmelerinin hesabını Yüce ALLAH soracaktır."
  وَإِذَا الْمَوْؤُودَةُ سُئِلَتْ  -  بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ    [ve diri diri gömülen kız çocuğuna "O diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğunda, "Hangi suçtan ötürü öldürüldü?" diye!.."]
Ne cevap verecekler? Bizi kandıranlar gibi "Devletin bekâsı için.." diyerek ALLAH'ı kandırabilirler mi dersiniz?
Logged
tanyurd
"YORULUNCAYA KADAR DEĞİL ŞEHİT OLUNCAYA KADAR MÜCADELEYE DEVAM"
MODERATÖR
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 54
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3963


dünya sürgün yeri bende sürgündeyim


WWW
« Yanıtla #2 : 10 Eylül 2009, 00:05:55 »

kardeş  katli  kanunnamesi diye  aslında  bir  kanunun  kendine  özgü  bir  kaynağı  olmadığı  gerçeği  artık  ortaya  çıkmıştır..

başka  meselelerin ön  planda  olduğu  bir  fermanda  adeta  araya  sıkışmış  vaziyyette bir fermandır  kardeş katli  kanunnamesi.

bunun  dışında  uygulanmış  olması  dediğiniz  gibi  ----   benimle beraber  ebu suud  efendinin  fetvalarınıda  yanımda gömün..  ALLAH  hesap  sorduğu  vakit bunları  götereceğim  --   diyen  bir  ecdadın dedesi hesabını  verirken  bizlere  ihtiyacı  olmayacaktır..   ALLAHı (haşa) kimse  kandıramayacaktır..  amenna..   ama onlara  dil  uzatıp (adeta  gıybetini)  yapan  bizerin  hesabını da  görecek  olan  yine  ALLAHtır..

paylaşımınız  katkılarınız  için  tşkler.
rabbim  yar  ve  yardımcımız  olsun  ..  hakdan  ayırmasın .. 

selametle..
Logged


Gülistan
Okur
*

Karma: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 8


« Yanıtla #3 : 10 Eylül 2009, 07:19:43 »

Selamun Aleyküm.
Konuda daha değişik olumsuzluklar vardı maalesef ama madem sadece verdiğim bir örnek üzerinde durdunuz, -haklıya hakkını vermek ve haksızlığı onaylamamak için- konu hakkında demek istediğim şeyi kısaca açıklayayım.
Biliyorsunuz ki, geçmiş hakkında konuşmak, doğru ve yanlışı tefrik etmek geleceğe ışık tutucu ve yön verici niteliğe haizdir.
Malumdur ki; Osmanlı Padişahları da birer kuldurlar. Ve İsmet ailesinden olmadıkları için günah terkipleri mümkündür.
Ve, masum olmayan kişilerin hataları hakkında konuşmak -eğer taassubane saldırmak değil de doğruyu savunmak amaçlı ise- caizdir. Bu amaçla devam edince insan, fikrinde isabet etse de etmese de inşaALLAH sevap kazanır (Zira ehl-i sünnette isabet ederse iki etmezse bir sevap vardır denmiştir.)
Yoksa amaç dil uzatmak değildir. Hem meşhur DİL UZATMAK tabiri ise, kişiye olmayan özellikler İSNAD etmektir ki, biz tarihi konuşmak, doğru anlamaktan başka birşey yapmıyoruz.
Aksi takdirde (doğruyu ayırt etmez anlamazsak) onların yanlışlarını da kabul edip, taassubane bağlanır ve tüm eylemlerini İslam'da hakikaten var sanarak aynı günahların terkibine yönelir veya en azından onay verebiliriz, ALLAH korusun.
Bazı ecnebiler böyle hatalara düşmüşler, kişilerin hatasını dine isnad edip, dinin hükümlerini yanlış değerlendirmişler ve uzak durmuşlardır. biz de onlar gibi düşünürsek dinin hükümlerini yanlış uygulayabiliriz. Bu konuda (malum durumdan şikayetlenip Osmanlı Hükümetine dönmek isteyenlere) ehl-i sünnet alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi (Biz ASR-I SAADETTEKİLER gibi İSLAMI YAŞAMALIYIZ diyerek) şöyle buyurur;

"Bununla beraber kim dese “Zaman bütün berbad oldu”, ESKİSİNE TEMAYÜL GÖSTERSE; bilmediği halde İslâmiyetin muhalefetinden neş’et eden ESKİ SEYYİATI, bazı ecnebilerin zannı gibi İSLÂMİYETE İSNAD ETMEKTİR."

Bu yüzden belirteyim ki; padişahlara şahsi garazım olmamakla birlikte onların üzerine doğru ve yanlışlarıyla konuşmamızda sakınca yoktur. Zira, hedefimiz -kişiler- değildir "fikirlerdir". Buna göre, kabul etmemiz gerken uygun ameller, karşı çıktığımız ve çıkmamız gereken şey de, [BU KONUDA ve BAŞKA TARİHİ KONULARI incelerken karşılaştığımız] hatalardır.

Bu konuda devletin bekası veya başka nedenler için, GERÇEKLEŞMEMİŞ MUHTEMEL TEHLİKELERİ [POTANSİYEL SUÇLULARI] gayrı meşru yollarla ÖNLEMEK? HARAMDIR diyoruz.

Bunun birinci sebebi; "İnsanın ileride suç işleme potansiyeline sahip olması, suçu işleyeceği anlamına gelmez. Ve, HAŞA GAYBDAN HABER ALMIŞ GİBİ, bu masum bebelerin onlar gibi SALTANATI isteyeceklerini nereden kestirdiler? Söz gelimi, evinde ekmek bıçağı olan birisi, o bıçakla su-i kasd edebilir diye, onu hapse atmak nasıl yanlışsa, başkaldırma gibi bir potansiyel güce sahip birisinin ileride belki olur denip cezalandırılması o kadar yanlıştır. Velev ki; o günahı işleyeceği kesin olsun. Velilerin Şahı Hazreti Ali (k.s)'ye arkadaşları tarafından Abdurrahman ibn Mülcem isimli Haricinin (dinden çıkmışın) su-i kasd niyeti olabileceği ve bunu yapmadan cezalandırılması gerektiği söylenince Hazretin tavrı şöyledir;

"Abdurrahman b. Mülcem,  İmam Ali'nin RadiyALLAHu Anh en azılı düşmanlarındandı, onun kendisi için ne kadar tehlikeli bir düşman olduğunu Hazreti Ali RadiyALLAHu Anh de biliyordu. İmamın yakın dostları "Bu çok tehlikeli, izin ver, işini bitirelim!" dediklerinde, "Önce idam edip sonra yargılamak mı?! Asla!" diye cevap vermiş ve şöyle devam etmişti: "Henüz cinayet vuku bulmadan kısasa kalkışılabilir mi? Eğer o benim katilimse ben onu nasıl öldürebilirim ki? O zaman o benim değil, ben onun katili olurum! Ben onun yaşamasını istemekteyim, o ise beni öldürmek istemekte!""

İkinci neden ise; "İslamda Devletin şu beş şeyi koruması gerekir; CAN, MAL, DİN, AKIL ve NESİL.." Yani Devlet canları korumakla görevlidir, can almakla görevli değil. Masumları korumakla görevli devletin ayakta kalması masum kanların akıtılmasıyla olacaksa ayakta kalmasının anlamı olmaz.

Evet; Kanunname-i Âl-i Osmaniye'de geçen bu kanun, maalesef padişahlar tarafından uygulanmıştır. Ve, kanunun sizin tabiriniz ile araya sıkıştırılması meselenin büyük bir öneme haiz olmadığı anlamına gelmez. Şu anlama gelir ki, kanunu hazırlayanlar insan hayatına önem vermemişlerdir. Çünkü biz biliyoruz ki; İnsan kadar aziz bir varlık yoktur ve "BİR İNSANI ÖLDÜRMEK BÜTÜN İNSANLIĞI ÖLDÜRMEK GİBİDİR." Yine aynı kişilerin atadığı/ta'yin ettiği müftî ve hocaların fetvaları İslam'ın o konudaki hükmü değiştirmez. Uygulayan kişi meselenin aslını bilse de bilmese de. Ki, benle beraber fetvaları gömün demesi bihaber olmadığına işarettir.

Hatam varsa düzeltiniz. Selam ve dua ile
« Son Düzenleme: 10 Eylül 2009, 07:35:01 Gönderen: Gülistan » Logged
ikrami
Moderator
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 18
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1286



« Yanıtla #4 : 10 Eylül 2009, 17:33:51 »

ALLAH razı olsun, Paylaşımlarınız çok güzel. Sesimiz daha çok çıkarsa fitne boğulur. Söylenmeyen söz söz değildir
Logged

SİZİ ALDATTIĞIMI DÜŞÜNÜYORSANIZ HAKKIMDA HAYIR DİLEYİN
tanyurd
"YORULUNCAYA KADAR DEĞİL ŞEHİT OLUNCAYA KADAR MÜCADELEYE DEVAM"
MODERATÖR
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 54
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3963


dünya sürgün yeri bende sürgündeyim


WWW
« Yanıtla #5 : 10 Eylül 2009, 23:11:52 »

geniş  açıklamanız  için  tşkler..

evet  dediklerinize  katılmamak  elde  değil..  zaten  verdiğim  ilk  cevapta  bu  fikirde  olduğumu ifade ettiğini  düşündüğüm  ""ALLAHı  kimse  kandıramayacaktır""  ibaresi vardır. 

evet  onlarda  kuldur  hata  yapabilirler.. ama  günahın  ehemmiyetine  dair  eklediğiniz bir  insanı öldürmek bir  alemi öldürmek gibidir  hükmünü  bu  kadar  basit  bir şekilde  kenara  atılıpta, açık bir  şekilde  hataya  düşmek ne  fatih sultan mehmed hanın nede şeyhülislamın rahatlıkla  yapabileceği   birşeydir..  durum  acaba  neyi  gerekitrdi.

acaba  kehf suresinde hz musa ile hzır a.s ın  kıssasında  öldürülen  çocuk bu  türden  olabilirmi. hızır  a.s da  peygamber  değil  ama  bunu  yaparken  ilmi ile  yaptı..   şeyhulislam efendinin ilmi ne  kadardı.  hadisi şerifle  müjdelenen bir  peygamber, torunu  savaşa  giderken  önde  rasullahın  yürüdüğü bir  sultan.. 

bu  arada kadir  bir tarihçiden  okudum  yada  dinledim ki bu  kanunname ile öldürülen çocuk  sayısı bir  yada  iki.. bu  işin  cevazlığı  ifade  etmez..   bi  bilgi  olsun  diye  ekleyeyim dedim..

neyse..  konuyu  uzatmaya  gerek  yok..  aynı  fikirde  olduğumuza  inanıyorum..   sadece olaya  basit  bakıp  eleştimekte  rahat  davranmak  istemem... 

şundanda  emin  olabilirsinizki  ortada  taassubhane bir  düşünce  yok.. sadece  ecdada  vefa  borcu  gereği  ince  düşüme  hassasiyeti..

selametle..
Logged


Gülistan
Okur
*

Karma: 0
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 8


« Yanıtla #6 : 11 Eylül 2009, 01:55:45 »

Selamun aleyküm. Sevgili kardeş ve meslekdaşım. Hoşgörülü fikir alışverişiniz için ben teşekkür ederim.

Yalnız, Hazreti Hızır (s.a) örneğiniz hakkında derim ki konuya uymadı. Çünkü, evvelâ Hazreti Hızır (s.a) ile sıradan bir şeyhül-islam veya bilgin veya sultan ilmen ve hikmeten mukayese edilemez.

Saniyen, Hızır aleyhisselam yaptıklarını ilimle yapmamıştır. İLAHİ İLHAM ile GAYB (olan) geleceği bilmiş ve emredileni yapmıştır. Ve, Musa Peygamber buna karşı çıkması gerektiğini bilmiş, ama ilahi emir ile buluştuğu için hikmet sahibi olduğunu bilmiş ve dediklerinin doğruluğuna şehadet etmiş ve razı olmuştur.
Ama, bizim bu kişilerin hikmet sahibi olduğuna delilimiz yoktur. (Yoksa şu an her doğruluk sahibinin yapabileceği gibi tüm hatakar veya suçlular da işini hikmete bina edebilir.) Bu yüzden savuma amaçlı "acaba bu türden bir şey olabilir mi?" diye delil olmadıkça aklımızdan yeni polemikler türetemeyiz.

Salisen, büyükler, sıranın şöyle gittiğini zikretmişler; "ŞERİAT", "TARİKAT" VE "HAKİKAT". Bu yüzden, Şeriat'a uymayanların eylemleri yaptığında bir hikmet vardır deyip sonraki adımlara has işlere atfedilemez.

Benim anlatmak istediğim konu şudur;
"Onlar ALLAH'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler" ayetinin esbab-ı nüzulüne ve tefsirlerine bakarsak bizlere de şu uyarıda bulunuyor.
Yani ALLAH'ın AÇIK BURHANLARINI, TEBYİN ve TEBLİĞ EDİLMİŞ EVAMİRLERİNİ bırakıp da, onlarla (ayet ve hükümlerle) ÇELİŞEN/ZIT DÜŞEN din adamları, sultanlar veya şeyhül-islamların sözlerini HATA ETTİKLERİ KONULARDA dinlememek/itaat etmemek gerekir.
Nitekim, ilk halife de "Eğer ben yanlış yapacak (hak yoldan sapacak) olursam ne yaparsınız?" diye sorunca ashab "İşinde hikmet vardır" deriz, veya "Bir bildiği vardır elbet" diye düşünürüz dememişler. Kendisine verilen cevap gayet açık ve nettir : "Seni kılıçlarımızla düzeltiriz."
Ashabın hassasiyeti buydu işte. Şimdi biz de bu halimizle ashabı seviyoruz diyoruz?

Azim/Yüce Peygamberler ve tahir/temiz ve pak Ehl-i Beyt ve seçkin Ashab, hükümete bu sultanlardan daha layıktı. Ama hangisi, MEŞRU HÜKÜMETİ (kardeş katli gibi) gayri meşru ve haram yolla elde etti veya korudu? Osmanlı hükümetinin kanunnamelerinde geçen bu kardeş katli bid'at değil de nedir?

Ve, şu cümlelerinizdeki noktaları kavrayamadım. Ne demek istediniz?
"hadisi şerifle  müjdelenen bir  peygamber, torunu  savaşa  giderken  önde  rasullahın  yürüdüğü bir  sultan.." sözünüs ne anlamda?

Hem sevgili kardeşim "Vahşiyane öldürülenler bir yahud iki.." demişsiniz..
Bir ya da iki sayısı çok mu az efendim? Konuda Kur'an'ın hükmünü yazmıştım; "Bir insanı öldürmek..." diye..
Ve ayrıca bilginiz olsun, okuduğunuz veya duyduğunuz tarihçi olayların tamamını bilmiyormuş;

Kanun yoktur demişsiniz. Bir araştırma yaptım. Fatih Sultan Mehmet Han'ın kanununu ve Kanunnâme-i âl-i Osman'ı gördüm;

Araştırırken bulduğum yazıdan bir iktibas sunuyorum;

"...Derken karşımıza Fatih Sultan Mehmed'in koyduğu Teşkilat Kanunnamesi'ndeki meşhur madde çıktı. "Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola karındaşların nizam-ı âlem içün katl itmek münasibdir. Ekser ulema dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar." Cumhuriyet devrinde yaşayan İslâm hukukçularından Ali Himmet Berki gibi bazı zatlar bu kanunnamenin sahte olduğunu böyle bir maddenin bulunmadığını ileri sürdülerse de kanunun doğru olduğunda şüphe kalmadı. Bu madde Osmanlı hanedanı arasındaki ölüm tatbikatlarının sebeplerini ve hukûki mesnedini açıkça ihtiva ediyor..."

İşte size padişahların tarihi kayda geçen bazı şehzade cinayetleri;

1-Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey, babası Ertuğrul Bey ölünce, Kayı aşiretinin başına geçmek isteyen amcası Dündar Bey'i öldürdü. Tarih:1298
2-I.Murat, oğlu Savcıbey'in önce kızgın demirle gözlerini oydurdu, sonra da, astırdı. Tarih:1385. Ayrıca iki de kardeşini öldürdü, Halil ve İbrahim'i. Tarih:1361
3-I.Beyazıt, Kosova Savaşı'nda babası I. Murat öldürülünce, o sırada savaşmakta olan kardeşi Şehzade Yakup'u hemen öldürdü. Tarih:1204
4-I.Mehmet, kardeşi İsa Çelebi’yi boğdurttu. O sırada bir başka kardeşi Musa Çelebi de, ağabeyi Süleyman Çelebi’yi boğdurtmuştu. Sonunda I.Mehmet, kardeşi Musa Çelebi’yi de yenerek tahta çıktı. Tarih:1413
5-II. Murat, küçük kardeşi Şehzade Mustafa’yı boğdurttu. Öteki kardeşlerinin sadece kızgın demirle gözlerini çıkardı. Tarih:1421
6-II.Mehmet, 2 yaşındaki kardeşi Şehzade Ahmet'i boğdurttu. Tarih:1444
7-I.Selim, kardeşi Şehzade Korkut'la Şehzade Ahmet'i ve 3 de yeğenini boğdurttu. Tarih:1512
8-I.Süleyman, büyük amcası Cem Sultan'ın oğluyla torunlarını boğdurttu. Tarih:1522. Kendi oğlu Şehzade Mustafa ile Şehzade Beyazıt'ı da boğdurttu. Ayrıca Şehzade Beyazıt'tan olma torunlarını da boğdurttu. Tarih:1553
9-III.Murat, 5 kardeşini boğdurttu. Tarih:1574
10-III.Mehmet, 19 kardeşini boğdurttu. Tarih:1566. Bir de oğlu Şehzade Mahmut'u boğdurttu.
11-II.Osman, kardeşi Şehzade Mehmet'i boğdurttu. Tarih:1621
12-II.Mahmut, tahttan indirilen kardeşi Sultan IV.Mustafa'yı boğdurttu. Tarih:1808

ve "bu cinayetin cevazlığını ifade eder mi" sorunuzun cevabını aynı yazının son kısmını okurken gördüm;

"..Fatih Kanunnâmesi bir örfî hukuk metniydi. Bu sebeple kardeş katlinin İslâm hukukuna aykırılık taşıdığını şer'î değil örfî hukukun getirdiği bir prensip olduğunu ileri sürenler oldu. Ne var ki örfî hukuk İslâm hukukunun yani şer'î hukukun hüküm koymadığı ve bu salahiyeti devlet başkanına tanıdığı sahalarda söz konusu olur ve şer'î hukuka aykırılık teşkil edemez. Meşruluğunu da şer'î hukuktan aldığı için ondan ayrı bir hukuk sayılamaz.."

Hülasa, Osmanlının bazı yöneticileri hamiyetli ve İslam-şinasdılar. Ve [Türk, Kürt, Arap, Acem.. halklarıdan oluşan ve] Osmanlı [diye anılan halk] İslam'ı dirilttiler. Ama, bunun, halihazırda yöneticilerin bu ve benzer hatalarını kabul etmemizi ve tasvib edip onaylamamızı gerektirmeyeceği kanaatindeyim.

Anlayışınız için teşekkür ederim. Selametle
« Son Düzenleme: 11 Eylül 2009, 02:08:37 Gönderen: Gülistan » Logged
tanyurd
"YORULUNCAYA KADAR DEĞİL ŞEHİT OLUNCAYA KADAR MÜCADELEYE DEVAM"
MODERATÖR
Allah Razı Olsun
*****

Karma: 54
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 3963


dünya sürgün yeri bende sürgündeyim


WWW
« Yanıtla #7 : 11 Eylül 2009, 15:29:52 »

ve  aleykum selam  paylaşımınız  için tekrar  ALLAH  razı  olsun.. 

konuyu  uzatma  çabasında  değilim.  ancak  biraz  farklı  anlaşıldığım düşüncesindeyim ; hızır  a.s meselesi için.
anlayamadığınız  cümlede sultan mehmed ve  torununun  ne  kadar  büyük bir  zat  olduğunu vurgulamak istedim ki, hızır  a.s a  bahşedilen ilim onlarada  bahşedilebilir. bu  ALLAHın o  kullarına  has bir lutfu OLABİLİR. öyledir  demiyorum.. bunu  kimse  bilemez. sadece bbu  açıdanda  düşünmek gerektiğini  düşünüyorum..  yoksa  derdimiz  şeyhulislam ile hızır a.s ın manevi  makamlarını, onlara lutfedilen ilimlerin denk  olduğunu iddia etmek değil..

kanunname için  yaptığınız  araştırmadan yeni  şeyler  öğrenmiş  olduk.. vuku  bulan  olaylarden  ilk beşi kanundan  önce  olsada sonrakilerin özellikle boğdurtma olayları kanunun fiiliyatta epey  ilerlediğinin göstergesidir. faydalandığım yazarımızın  yalancısı  olarak  ufak bir  mahcubiyet durumundayım.. 

tekrar  ifade  etmek  isterim ki : derdimiz yapılan  yanlışlara taassubhane bakışlara  sahip  gözlerle bakmak değil, aksine olaylara ; ecdad ve 600 yıl islamın sancaktarlığını yapmış bir hanedanın kutlu  sahiplerine vefa  borcu  olarak yanlış gözle  bakmama gayreti..

paylaşımlarınız  için tekrar  tşkler..
Logged


Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: